EZLN Bildirisi: “ölü olan sessizce konuştuğunda”

marcos1

İsyan sadece Zapatistalara ait değildir, insanlığa aittir. Kutlanacak bir şeydir. Her yerde, her gün, daima.

Subcomandante Marcos’ın EZLN bildirisi, Enlace Zapatista‘da yayınlandı. İngilizce çevirisi Dorset Chiapas Solidarity tarafından yapıldı ve Chiapas Support Committee tarafından yayınlandı. Bu Türkçe çeviri, İngilizce’den yapılmıştır.

Bana sorarsanız, biz bu yaşama ve ölme konusunda çok yanlış düşünüyoruz. Benim asıl özüm, yeryüzündeki gölgem dedikleri şeydir bence. Biz ruh işlerine bakarken, tıpkı güneşe suyun içinden bakan istiridyeler gibiyizdir bence; üstlerindeki ağır suyu, havaların en hafifi sanan istiridyeler gibi. Bence bedenim, asıl varlığımın tortusudur ancak. İsteyen alsın bedenimi, evet alsın, çünkü o, ben değilim.

– Herman Melville, Moby Dick

Bir süredir bütün biyografilerin, belgelenmiş bir yalandan başka bir şey olmadığını düşünüyorum ve kimi zaman, ama her zaman da değil, iyi edit edilmiş bir yalan. Tipik bir biyografi, önceden varolan bir inanca dayanır ve bu kanıdan uzaklaşan herhangi bir şeye tahammül payı oldukça azdır, tamamen yok değilse eğer. Yazar, bu daha önceden sahip olduğu inançtan başlayarak, kendisine aşina olmayan (zaten bu yüzden biyografi ilgisini çeker) bir yaşamın yapboz parçaları arasında arayışına başlar ve incelediği yaşamı değil, kendi inancını belgelemek üzere yanlış ya da tam oturmayan parçaları toplamaya girişir.

İşin doğrusu, bir insanın doğum yerinden ve tarihinden asla emin olamayız ve kimi durumlarda, ölüm yeri ve tarihinden de. Bunun dışında, biyografilerin büyük bir çoğunluğu “tarihsel roman” veya “bilim kurgu” olarak sınıflandırılmalılar.

O halde, bir yaşamdan geriye ne kalır? Çok az şey veya pek çok şey, deriz.
Pek az şey veya pek çok şey; hafızanıza bağlı.
Yani, o yaşamın kolektif hafızada bıraktığı kırıntılara bağlı.

Ve bu mesele biyografi yazarları ve editörler açısından önem taşımıyorsa, diğer insanlar için önemli olmayacaktır. Genelde olan şey şudur: gerçekten önemli olan şeyler medyada yer almaz ve kamuoyu anketleriyle ölçülemez.

Dolayısıyla, ölmüş birine dair sahip olduklarımızın tümü, “yaşam” dediğimiz küçük şeritlerden ve eğilimlerden oluşan karmaşık bir yapbozun tesadüfi parçalarıdır.

Bu kafa karıştıran girişle birlikte, bugün çok ihtiyacımız olan ve mahrum kaldığımız yönde kendimizi kucaklamak ve sarmak için o kopuk parçaların bir kısmını toplamama izin verin.

 -*-

Meksika sessizliğinde bir konser var. Zapatista ve Meksikalı Don Juan Chávez Alonso, can sıkan bir böceği kovuyormuş gibi bir hareket yapıyor. Bu onun, acemi çıkışmalarımdan birine dair özür dileme çabama yanıtı. Cucapá bölgesinde, kumlu bir arazideyiz. Bu coğrafyanın ve takvimin koordinatları, Meksika’nın Kuzeydoğusu’nda 2006’da Altıncı’yı işaret ediyor. Mesken görevi gören büyük bir kamp çadırında Don Juan gitarını eline alıyor ve bestelediği bir şeyi dinlemek ister miyiz diye soruyor. Gitarını akord ettikten sonra, kelimeler olmaksızın, 1 Ocak 1994’ten, Ulusal Yerli Kongresi’nin kurulmasında Comandanta Ramona’nın yer almasına Zapatista isyanını anlatan bir konsere başlıyor.

Ardından sessizlik, sanki başka bir notaymış gibi.
Ölülerimizin yüksek sesle sessiz olduğu bir sessizlik.

-*-

Yine Meksika’nın Kuzeydoğusu’nda İktidar, kanlı bir cinnet içinde, saçma ve cezadan muaf bir şekilde alttakilerin takvimini boyuyor. 5 Haziran 2009. Hükümetin zulmü ve hırsı, bir çocuk bakımevini ateşe vermiş. Kurbanlar, 49 küçük erkek ve kız, sızabilecek belgeler yok edildikten sonra artık yalnızca sivil zaiyat. Ailelerin çocuklarını gömmelerinin anlamsızlığını zayıf ve kokuşmuş bir adalet izliyor: sorumlu olanlar yalnızca tutuklanmamakla kalmıyor, sorumlu olanlara, Ulusal Eylem Partisi’nin mavisi altında ülkenin tümünde yaptığı katliamı saklamaya çalışacak olan caninin kabinesinde görev veriliyor.

Biyografi yazarları “yaşamın bir kaç senesi verimli değildi” diye notlarına son verdiğinde, aşağıda tarih, başka saçmalıkları içeren defterini açar: insafsız yokluklarında bu ufak çocuklar, başka erkek ve kadınları doğurdu. Onların anne ve babaları, o zamandan beri, olabilecek en büyük adalet talebini korudular: böylesi bir adaletsizliğin bir daha tekrarlanmaması talebini.

-*-

Yaşamla ilgili sorun şu ki, en sonunda seni öldürüyor,” dedi bir keresinde Durito. Chapis onun şövalyeliğe dair fantazi hikayelerini dinlemekten daima hoşlanırdı, ama yine de, Chapis‘i tanımayanları rahatsız eden münasebetsiz bir saflık ve samimiyet karışımıyla, “peki ama bu niye bir sorun oluyor?” diye sorardı. Aslen bir bok böceği ve meslek olarak da gezgin bir şövalye olan Lacandón’lu Don Durito, Chapis‘le tartışmaktan kaçınırdı, ne de olsa bir gezgin şövalyenin sözümona adap kurallarında bir bayanın söylediğine karşı çıkılmazdı. (Hele de söz konusu bayanın, “yukarda” etkili biri olduğu durumda, diye eklerdi Durito, Chapis‘in dindar, bir rahibe, bir hemşire, ya da işte imanlarını yaşamları ve meslekleri kılan o kadınlara her ne isim veriyorsanız ondan olduğunu bildiğinden.)

Chapis bizi tanımıyordu. Yani, bize dışarıdan bakan ve hakkımızda yazan ve konuşanlar gibi … ya da hakkımızda küfürlü konuşanlar gibi (biliyorsunuz, moda gelip geçicidir) tanımıyordu. Chapis, bizimle birlikteydi. Ve Meksika’nın güneydoğusundaki dağlarda kendini bilmez bir bok böceği insan kılığında görünüp kendisinin gezgin bir şövalye olduğunu iddia etmesinden önce de bizimleydi.

Ve belki de bizim aramızda olduğu için, yaşam ve ölüm hakkındaki bütün bu şeyler onu pek de endişelendiriyormuş gibi görünmüyordu. O kadar neo-Zapatista olan, kişinin herşeyini yatırdığı işte bu yaklaşımdı; ve bizi ilgilendiren ya da meşgul eden ölüm değil, yaşamdır.

Ama Chapis yalnızca bizimle birlikte olmakla yetinmezdi. Onun yolunun sadece bir parçası olduğumuz çok belliydi. Ve şimdi size onunla ilgili bir şeyler anlatıyorsam, onun biyografisine notlar sunmak için değil, burada nasıl hissettiğimizi size anlatmak içindir. Çünkü bu inananın tarihi –onun tarihi bizimledir– en fanatik ateistin bile kendisinden şüphe etmesine yol açan türdendir.

“Din, kitlelerin afyonudur”? Bilemiyorum. Bildiğim şey, Chapis‘in, belli bir bölgede, neoliberal küreselleşmenin yarattığı yıkım ve nüfus azalması üzerine şimdiye kadar duyduğum en mükemmel açıklamayı verdiğidir, Marksist-Leninist-ateist-ve-birşeyler-dahacı bir kuramcının değil … Hıristiyan, Katolik, Havarilere bağlı, Katolik cemaatinin, Altıncı taraftarı [28 Haziran 2005’te EZLN’nin ilan ettiği manifesto: Lacandón Ormanı’nın Altıncı Bildirisi], üst ruhban sınıfı tarafından Meksika düzlüklerinin coğrafi çöllerinden birine sürgün edilmiş (“çok düşündüğüm için” demişti bana, af diler gibi) bir üyesinin.

-*-

Neo-Zapatismo diye bilinen şeye yaklaşan, herkesin olmasa da pek çok insanın, kendi bireysel tarihlerinde, kendi takvim ve coğrafyalarına göre oluşan sorulara yanıt aramak için yakınlaştığına inanıyorum (ama belki de yanılıyorumdur, ve bu ilk yanılgım olmaz, ve kesinlikle son yanılgım da olmaz.) Ve onlar, sadece yanıtı bulacak kadar bir süre kaldılar. Yanıtın, tarihteki en sorunlu tek hece olduğunu fark ettiklerinde, başka bir yöne döndüler ve orada yürümeye başladılar. Başkalarına ve kendilerine hala orda olduklarını söylemelerinin bir önemi yok: terk ettiler. Bazıları diğerlerinden daha çabuk. Ve pek çoğu bize bakmıyor, bakıyorsa da, Ocak 1994 şafağından önce takvimleri sağa sola sallayanların soğukluğu ve entelektüel küçümsemesiyle bakıyorlar.

Sanırım daha önce de söylemiştim, başka bir mektupta, emin değilim. Yine de söyleyeceğim, ya da tekrarlayacağım, bu tehlikeli tek heceli kelime “sen”sin, küçük harflerle, tıpkı böyle, çünkü o yanıt, herkes için mahremdi, ve de mahremdir. Ve her bir kişi de o yanıta kendi kişisel dehşetiyle katlanır.

Çünkü mücadele kolektiftir, ama mücadele etme kararı bireysel, kişisel ve mahremdir; tıpkı devam etme veya bırakma kararı gibi.

Kalanların (ve burada coğrafyadan değil, gönülden bahsediyorum), bu yanıtla karşılaşmadıklarını mı kastediyorum? Hayır. Söylemeye çalıştığım şey şu ki, Chapis, kendi kişisel soruları için yanıt aramaya gelmemişti. Yanıtı zaten biliyordu ve o “sen”den kendi yolunu ve amacını yarattı: kendi inançlarına hesap veren bir inançlı olarak kendisi.

Pek çok başkası, onun gibi ama farklı, başka takvimlerde ve coğrafyalarda zaten yanıtlamışlardı. İster ateist, ister inançlı olsunlar. Erkekler, kadınlar, tüm takvimlerin Ötekileri. İşte bu erkekler, kadınlar, ve ötekiler, daima, ölü ya da diri, İktidarın karşısına kendilerini, kurban olarak değil, aksine alttakilerin ve soldakilerin çoklu bayrağıyla meydan okumak için koyar. Onlar bizim yoldaşlarımızdır … pek çok sefer ne onlar ne biz bunun farkında olmasak da … henüz.

Çünkü isyan, dostlarım ve düşmanlarım, yalnızca neo-Zapatistalara ait değil, insanlığa aittir. Ve bu da kutlanması gereken birşeydir. Her yerde, her gün, ve her zaman. Çünkü isyan aynı zamanda bir kutlamadır.

-*-

Bu topraklara ve göklere Yer kürenin her köşesinden kurulan köprüler ne az, ne de zayıf. Kimi zaman bakışlarla, kimi zaman sözlerle, ama daima mücadelemizle, o öteki direnen ve mücadele edeni kucaklamak için bu köprülerden geçtik.

Belki de “yoldaş” olmak bu demektir, ve başka bir şey de değil: köprüleri geçmek. Bizim gibi Chapis‘i özleyen, bizim gibi ona ihtiyacı olan Chapis‘in kızkardeşlerine yolladığımız tıpkı bu kucaklaşmadan-yapılmış-kelimede olduğu gibi.

-*-

Sevgili Matías, dokunulmazlık yalnızca Adaletin bahşedebileceği birşeydir: dokunulmazlık, Adalet sisteminin adaletsizlik icra etmesidir.”
Tomás Segovia, “Cartas Cabales” içinde

Bunu daha önce de söylemiştim, naçizane fikrime göre, her insan, kendi bireysel hikayesinin kahramanıdır. Ve anlatının rahatlatıcı kayıtsızlığında, “bu benim kişisel hikayem”, eylemler ve hatalar gözden geçirilip düzeltilir, en inanılmaz fantaziler uydurulur ve anlatılan anekdotlar, kendisine ait olmayanı çalan paragözün muhasebe yapmasını fazlasıyla çağrıştırır.

Kendi ölümünü aşmaya dair atalardan kalma arzu, ebedi gençlik iksirinin yedeğini biyografilerde bulur. Elbette bu yedek, kendi soyunu takip ettirenlerle de bulunabilir, ama biyografi belli bir anlamda “daha kusursuz”dur. O yalnızca size benzeyen biri değil, biyografinin “mucizesi” sayesinde zamana yayılmış olan “Ben”dir.

Yukarıdan yazan biyografi yazarı, zamanın belgelerini ve belki de, ölümüne el koyulmuş olan kişinin ailesinin, dostlarının veya yoldaşlarının tanıklıklarını kullanır. Bu “belgeler”, meteoroloji tahminleri kadar kesinlik taşır ve tanıklıklar da, “sanırım” ile “biliyorum” arasındaki ince ayrımı siler. Dolayısıyla biyografinin “gerçeğe uygunluğu”, her sayfadaki dipnotların sayısıyla ölçülür, ne de olsa bu dipnotların biyografi için değeri, hükümetin “imajı” için harcadığı paranın masraf dökümü kadardır ne kadar uzunsa, o kadar doğrudur.

Günümüzde internetle, Twitter, Facebook ve benzerleriyle, biyografik mitler ve yanıltmacalar dolaşıma giriyor ve şekil alıyor ve voilà, bu yanıltmacalar bir yaşamın hikayesini veya onun parçalarını yeniden şekillendiriyor, böylece bir süre sonra biyografinin gerçekte olmuş olanla hiçbir bağı kalmıyor. Ama bu çok da önemli değil, çünkü biyografi yayınlanıyor, basılıyor ve dolaşıma giriyor, okunuyor, alıntılanıyor ve aktarılıyor … tıpkı yalan gibi.

Gelecekteki biyografilerin belgelerinin modern kaynaklarına bir bakın. Yanı, Wikipedia’ya, bloglara, Facebook’a ve ilgili “profil”lere bakın. Ve şimdi bu kaynakları gerçeklikle karşılaştırın:

Belki de gelecekte şunların olabilecek olması sizin de tüylerinizi diken diken etmiyor mu:

Carlos Salinas de Gortari’nin “vatanını satmanın bir aile mesleği (aile burada kanbağı ve politika demek elbette) olmanın ötesinde, modern vatanseverlik olduğunu kavramış olan vizyoner” olarak görülmesi, yani bir hainler çetesinin lideri olarak görülmemesi (salağı oynamayın, anayasanın 27. maddesinde yapılan düzenlemeleri Meksika Ulusal Devletinin yıkımdaki dönüm noktasını destekleyenlerden bir kısmının bugün “olgun ve sağduyulu” muhalefin üyeleri olduğunu biliyoruz);

Ernesto Zedillo Ponce de León, tüm ulusu bir krizden daha beter bir başka krize sürükleyen “Devlet Adamı” olarak (ve ayrıca, Emilio Chuayffet ve Mario Renán Castillo ile birlikte Acteal Katliamı’nın entelektüel yazarlarından biri olarak) hatırlanmayacak; aksine, acayip bir mizah duygusuyla “ülkenin başına geçen” … ve sonunda aslında olduğu şeye, yani çokuluslu bir şirketin ikinci dereceden bir çalışanına dönüşen kişi olarak hatırlanacak.

Vicente Fox, Cumhuriyetin Başkanı ile alkolsüz bir içecek yan kuruluşunun Başkanı makamlarının birbirlerinin yerine geçebildiğinin … ve hayırsız insanların her ikisinde de bulunabileceğinin bir kanıtı olacak.

Felipe Calderón Hinojosa, (diğerleri ölmeyi üstlenirken kendisi) “cesur bir Başkan” olarak hatırlanacak; kendi savaş oyunu için bir silah (Başkanlık) çalmış … ve sonunda aslında hep olduğu şeye, yani çokuluslu bir şirketin ikinci dereceden bir çalışanına dönüşen bir psikopat olarak değil.

Enrique Peña Nieto, kültürlü ve zeki bir Başkan olarak anılacak (“tamam, cahil ve salak olabilir ama becerikli”, siyasi analiz koridorlarında geliştirilen yeni profil bu); iş görür bir kara cahil olarak değil (her halukarda, popüler deyişin de söylediği gibi “doğanın bahşetmediği şeyi Para satın alamaz”) … ?

İşte, biyografiler. Biyografileri teşvik edenler, o kişinin soyundan gelenler (veya ahbaplar) olsa da ve böylece kendi aile ağaçlarını süsleyebilseler de, biyografiler çoğu zaman otobiyografilerdir.

Bu toprakları kötü yöneten Meksika politik sınıfının suçluları, onların suistimallerine maruz kalmış olanlar için daima cezalandırılmamış suçlulardan başka bir şey olmayacaklar. Basında kaç satır satın aldıklarının ya da sokakları dolduran gösterişli etkinliklere, yazılı basına, radyoya ve televizyona ne kadar harcadıklarının hiçbir önemi yok. Diaz’dan (Porfirio ve Gustavo) Calderónlara ve Peñalara, Castellanolar ve Sabinelerden Alboreslere ve Velascoslara genel kural, “junior”ların gülünç hoppalıklarını teşhir etmekle kalıyor (ama o da yalnızca sosyal medyada, çünkü paralı basın onları hala “olgun ve sorumlu insanlar” olarak görüyor.)

Ama dünya dönüyor ve yukarıdaki politikacıların sürekli iniş çıkışlarında kişi çok çabuk “Hola”nın kapağındaki bir resimden, üzerinde “Aranıyor: Tehlikeli Suçlu” yazan resme, NAFTA Aralığı’nın şenliğinden, Zapatista isyanının akşamdan kalmalığına geçebilir: “yılın adamı”ndan “şık” bir şişe su markasıyla üstlenilen “açlık grevi”ne (ne diyebilirim ki, protestolarda bile toplumsal sınıflar var), bayat espirilerin alkışlanmasından sözümona bir aile üyesisinin yaklaşmaktaki katline; adam kayırmacılık ve hazırcevap ifadelerle süslenmiş yolsuzluktan uyuşturucu kaçakçılığıyla bağlantıların soruşturulmasına, fazla büyük askeri üniformalardan korku dolu ve gaddar sürgüne, kendini satanların Aralık’taki içki aleminden …

-*-

Bütün bunlarla ve sonrasında söylediklerimle, biyografi yazmayın/okumayın mı demek istiyorum? Hayır, ama tarihin eski çarklarını çeviren bireyler değil, kolektiflerdir. Tarihyazımı şahsiyetlerden beslenir, ama tarih bir halktan öğrenir.

Tarih yazmak/öğrenmek zorunda olmadığımızı mı söylüyorum? Hayır, ama bu en iyi şekilde, yapılabilecek tek yolla, yani, başkalarıyla örgütlenerek yapılabileceğini söylüyorum.

Çünkü, dostlar ve düşmanlar, isyan bireysel olduğunda hoştur. Ama kolektif ve örgütlü olduğunda korkunç ve muhteşemdir. İlki biyografilerin malzemesidir, ikincisi ise tarihi yapan şeydir.

-*-

Zapatista yoldaşlarımızı, ateistleri ve inananları kelimelerimizle kucaklamıyoruz.
Sırtlarında sırt çantalarını ve tarihi gecenin içinde taşımış olanları.
Yıldırımları ve gökgürültüsünü elleriyle kavramış olanları.
Bir gelecekleri olmaksızın ayaklarına botları geçirmiş olanları.
Yüzlerini ve adlarını örtmüş olanları.
Karşılığında hiç bir şey beklemeksizin ölmüş olanları.

Böylece başkaları, herkes, henüz gelecek olan bir sabahleyin, görmemiz gerektiği gibi, bir başka deyişle, bodoslama, ayakta, bakışlarımız ve yüreğimiz dimdik günışığını görebilsin diye.

Onlar için, ne biyografiler ne de müzeler olacak.
Onlar için hafızamız ve isyanımız,
Onlar için çığlığımız:
özgürlük! Özgürlük! ÖZGÜRLÜK!

Pekala. Sağlıcakla kalın ve adımlarımız ölülerimiz kadar büyük olsun.
SupMarcos

Not: BARİZ AÇIKLAMALAR: Şimdi ters sırayla okumak hoş olur, 3’ten 1’e Geri sar, böylece belki kedi-köpeği bulacaksın ve bazı şüphelerini giderebileceksin. Ve evet, daha da fazla soru ortaya çıkacağından emin olabilirsin.

Not: KAR AMAÇLI MEDYAYA YANIT VE TALEP OLARAK. Ah! Kar amaçlı medyada, tek tük kalmış karşı-devrimci okur/dinleyici/izleyiciler için argüman kurmaya çalışan o karşı-devrimcilerin çabaları ne kadar da dokunaklı. Ama şimdi burada tatil olduğundan kendimi epey cömert hissediyorum ve işte yazılarınızda kullanabileceğiniz bir kaç ipucu:

– Eğer Zapatista yerel topluluklarının koşulları 20 sene öncekiyle aynıysa ve onların yaşam kalitesinde herhangi bir gelişme olmadıysa, o zaman neden EZLN, tıpkı 1994’te basınla ilişkin olarak yaptığımız gibi, ARACILAR OLMAKSIZIN, alttakiler burada neyin var olduğunu kendileri görüp bilsinler diye Küçük Okul’larımızla kendisini dışarıya “açsın”?

Şimdi soru sorduğumuza göre, neden aynı yirmi yıl içerisinde ücretli medyanın okur/dinleyici/izleyici sayılarında giderek artan bir azalma oldu? Şşşt, şşşt, burada belki okurlarının/dinleyicilerinin/izleyicilerinin daha az olmadığı yanıtını verebilirsin çünkü yoksa reklamların ve rüşvetlerin azalabilir, ya da, okurlarının/dinleyicilerinin/izleyicilerinin artık daha “seçici” olduğu söyleyebilirsin.

– Şunu soruyorsun: “EZLN yerel topluluklar için ne yaptı?” Biz de on binlerce yoldaşımızın doğrudan tanıklığıyla yanıt veriyoruz.

Ve şimdi sen, şirket sahibi, hissedarı, yöneticisi ve patronu, şuna yanıt vermelisin:

Bu geçmiş 20 yıl içerisinde, o çok bayıldığın rejimin harekete geçirdiği ve teşvik ettiği cürümün en çok hedef aldığı sektörlerden biri olan medyada çalışanlar için sen ne yaptın? Tehdit edilen, kaçırılan, katledilen gazeteciler için ne yaptın? Ve onların aileleri için? Çalışanlarının yaşamını iyileştirmek için ne yaptın? Onurlu bir yaşam sürdürebilsinler diye ve gerçekte olanlar karşısında sözlerini ya da sessizliklerini satmak zorunda kalmasınlar diye maaşlarını arttırdın mı? Yıllarca senin için çalıştıktan sonra onurlu bir emekliliğe sahip olabilmelerinin koşullarını yarattın mı? Onlara iş güvencesi verdin mi? Diğer bir deyişle, bir muhabirin işi editörlerinin ruh durumuna, ya da cinsiyetleri ne olursa olsun onlardan beklenen cinsel ya da başka türlü “iltimas”larına bağlı olmak zorunda olmasın diye?

Medyada sahip olunan bir iş övünülecek bir şey olsun diye, ve dürüstçe yapıldığında kişinin özgürlüğü ya da yaşamının kaybıyla sonuçlanmasın diye ne yaptınız?

İşinizin hükümetlerce ve valilerce 20 yıl öncekinden daha fazla saygı gördüğünü söyleyebilir misiniz?

Dayatılan veya göz yumulan sansüre karşı ne yaptınız? Okur/dinleyici/izleyicilerinizin 20 yıl öncesine göre daha haberdar olduğunu söyleyebilir misiniz? Çoğunluğu hükümet tarafından desteklenen reklamlardan değil de, okur/dinleyici/izleyicileriniz sayesinde ayakta kaldığınızı söyleyebilir misiniz?

Yanıtlarınızı çalışanlarınıza ve okur/dinleyici/izleyicilerinize vermelisiniz, tıpkı bizim yoldaşlarıma hesap vermekle sorumlu olduğumuz gibi.

Hadi ama! O kadar somurtma! Sizin affınızı dileyip daima kınamalarınıza maruz kalmaktan, sizin yargıç ve infaz memuru rollerinizden kurtulan bir tek biz değiliz. Bir de tabii ki, mesela, gerçeklik var.

Pekala, dokuzuncu kere. Veyahut, 69uncu kere. Sup der ki, aşağı bakan bir baş parmak, yukarı bakan bir orta parmaktan iyidir.

Burası Zapatista mıntıkası, burası Chiapas, burası Meksika, burası Latin Amerika, burası Dünya. Ve günlerden Aralık 2013; soğuk, tıpkı 20 yıl önce olduğu gibi, ve tıpkı o zaman olduğu gibi, üzerimizde bir bayrak dalgalanıyor, isyanın bayrağı.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s