Kitle, Sol ve Diğer Ayaklı Fosiller

“Kitle, Sol ve Diğer Ayaklı Fosiller”, Meraklı Jorj Tugayı’nın [Curious George Brigade] yazmış olduğu metinlerin derlemesidir; anti-sol anarşiye kısa ve iyi bir giriş sunar. Bu derleme, “kitle”, görev duygusu, tek konulu kampanyalar, ödün verme, koalisyonlar, kalıcılıklar, sahte ittifaklar ve diğer şeyleri eleştiriyor. Metin bunların yerine yakınlık, adem-i merkezileşme, gayri-resmi ağlar ve özerkliğe dayalı bir anarşi tasavvuru öneriyor.

Yazılar, Anarchy in the Age of Dinosaurs [Dinozorlar Çağında Anarşi] kitabından alındı. Kitap 2000’lerin ortalarında yayınlanmıştı. Derlemenin İngilizce aslına şuradan ulaşılabilir: “Mass, the Left, and other Walking Fossils”.

Boş sokaklarda yürüyüş yapma bayat ritüeli, bir köşede grev yazıları taşımak, bir türlü sona ermeyen toplantılar, sonsuza kadar süren “somut gerçekler” ve “rakamsal veriler”e dair sunuşlar, akla ve vicdana çağrı yapmalar, boş dayanışma çağrıları, davalardan seçmece, kampanyalar, bedeller, görev ve zorunluluk duyguları, vs. Bunlar, “sol” un nitelikleridir. Durumun daima daha iyiye gittiğine -ve bizim de daima ilerleme kaydettiğimize- dair süregelen anlatının bir parçası olarak sol, arkası bitmeyen boş biçimler ve tutkusuz edimler dizisi sunuyor. En beter tezahüründe yalnızca bir yönetim değişikliği (yani, kapitalist patronların yerine parti patronlarının gelmesini) öneriyor, öte yanda solun tüm çeşitleri -solcu anarşistler de dahil olmak üzere- şu anki yaşam şeklimizi verili kabul ediyorlar ve (bir şekilde) kitlesel bir teknolojik toplumu “demokratik yollarla” idare edebileceğimize inanıyorlar.

(Maalesef) pek çoğumuz “sol”a dair deneyimlere sahip ve anılarımız acı veriyor. Bu biçimlere tövbe etmiş ve solun dinazorlarını reddetmiş olan her birimiz için ne yazık ki her gün yeni tuzaklar var. Sol kendisini tüm toplumsal mücadelelere sokarak sürekli olarak insanları geleneksel sol eylemciliğin “saflarına katma”ya çalışıyor. Occupy’da kanatlarda, 2009’daki öğrenci işgallerinde, küreselleşme karşıtı harekette ve pek çoğunda sahne kenarında bekliyorlardı. Nerede enerji varsa oraya müdahale ediyorlar; mücadelenin yoğunluğunu arttırmak için değil, ölçülü olmaya, daha fazla eğitim, daha fazla konuşma ve daha fazla sıkıcı toplantı çağrılarıyla mücadeleyi köreltmek için. İdeolojileri ve taktikleri kaç defa başarısız olmuş olsa da, hantal adımlarla geri geliyorlar.

Derlemeyi paylaşan: Sprout Anarchist Collective
Derlemeyi çeviren: anonim filozof

mass-fossil-dinosaur-792x300

MANİFESTO YERİNE

Dinozorlar çağında yaşıyoruz. Dört yanımızda devasa toplumsal, ekonomik ve politik yaratıklar, tüm gezegenin üzerine hayatı tehdit eden gölgelerini düşürerek tahrip olmuş çevrelerde hantal adımlarla dolanıyor. Kapitalist-Rex ve Devlet-azorus, bir yandan yeni vahşileşmiş Pterör-daktilus gibi rakip türlerin pençelerini savuştururken daha fazla kaynak ve güçle midelerini doldurmak için mücadele ederken topluluklarımızda muazzam bir mücadele sürüyor. Bu devler arasındaki savaş korkunç ve hiddetlenerek sürüyor ama böyle devam edemez. Evrim, bu sonu belli tiranlara karşı. Şimdiden güneşleri kararıyor ve başka bir şey talep eden başkalarının parlak gözleri karanlıkta parlıyor.

Bu gözlerin tamamı şu anda küreye hakim olan sürüngen derebeylerinden pek farklı değil. Hakim olma sıralarını bekleyen daha küçük dinozorlara ilham oldular. Bu daha küçük olanlar, Sol’un fosilleşmiş ideolojileridir. Cezbedici sözlerine rağmen bu ideolojiler, Batı Avrupa’nın “sosyalist” hükümetleri gibi iri efendilerden daha fazla özgürleştirici değiller. Pençeleri ufak, dişleri de o kadar keskin olmayabilir ama iştahları ve yöntemleri, büyük türdeşleriyle aynı. Kitleyi arzuluyorlar: çocuğun büyük olma ebedi düşü. Partiler, örgütler ve hareketler sayesinde yeterli kitleye ulaşabilirlerse, o zaman efendi dinozorlara meydan okuyabileceklerine ve onların elinden iktidarı alabileceklerine inanıyorlar.

Gecenin serin gölgelerinde, unutulmuş ormanların ağaç tepelerinde ve harap şehirlerin sokaklarında daha da başka gözler var. Umuttan beslenen açık gözler ve ince bedenler, bağımsızlık olasılığıyla parlayan gözler. Bu küçük yaratıklar, dinozorların ayakizlerinde ve gölgelerinde dış çeperde yaşıyorlar. Kulakları, onları tüketmek ve tüm diğerlerini gaspetmek için “tek büyük dinozor” yaratmak isteyen küçük dinozorların çağrısına yanıt vermiyor. Bu ufak, sıcakkanlı yaratıklar çok sayıda ve çeşitli; dinozorların kibirle ayaklar altına aldığı dünyanın bolluğunun ıskartasıyla yaşamlarını idame ediyorlar. Yorgun düşmüş devler uyuduğunda, gölgelerde plan yapıyor ve dans ediyorlar. Zorbalığın sona ereceğinden emin, oluşturuyor ve yaratıyorlar, yaşamanın yeni yollarını buluyor ve unutulmuş olanları yeniden keşfediyorlar.

Bu zalim hükümdarlığın sonsuza kadar sürmeyeceğini biliyoruz. Dinozorlar bile kendi çağlarının sonunun gelmesi gerektiğini biliyor: meteor kesinlikle çarpacak. İster meraklı, sıcakkanlı yaratıkların çabalarıyla olsun, ister bilinmeyen bir felaketle, obur sürüngenlerin otoritesinin kötü günleri sona erecek. Haki üniformalı zırhlı pulların yerini, tüyler, neşe ve bir milyon renk tonundan oluşan yumuşak bir deri alacak.

KİTLE DÜŞÜ

Dinozor düşüncesinin ölümcül kusuru, kitleye olan doymak bilmez bir arzudur. Bu histerik isteğin kökenlerinin izini, henüz terk etmediğimiz uzun bir geceye, 19uncu yüzyılın ise boğulmuş gecelerine kadar sürebiliriz. Öte yandan, bir kitle haline gelme ısrarının tam kökenleri bizi ilgilendirmiyor, onun yerine bu dinozor düşüncesinin, bugünkü direniş kültürlerimize nasıl sirayet ettiğini ve onun yerini alması için ne yaratabileceğimizi anlamak istiyoruz.

Kitle arzusu, bir dinozorun yaptığı neredeyse her şeyi belirler. Bu doyumsuz şehvet sadece kararlarına değil, örgütlenmesine de hükmeder. Kitlesel örgütlenmeler, kendilerini başkalarına (ister muhtemel müttefiklere, ister medyaya olsun) sunmada bile olduklarından daha büyük olduklarını taslamak için ilkel bir göğüs kabartma içerir. İlk dinozorların uyku dışındaki yaşamlarının neredeyse her anını besin aramakla geçirmesi gibi, Sol’un dinozorları da kaynaklarının ve zamanlarının çoğunu, kitle canavarının peşinde harcar: protestoda daha çok beden, daha çok imzacı, daha çok yeni üye.

Kitlenin süregelen çekiciliği hiç şüphe yok ki geçmiş devrim günlerinden geriye kalan bir düştür. Parlak kapitalist reklam panolarının dev gölgeleri altında ve tam teçhizatlı bir polisin bakışları altında radikal bir yayını satan her yalnız ruh gizlice, Bastille’e hücum eden kitlelere, Kış Sarayı’na baskın yapan kalabalıklara, ya da Havana’ya yürüyen kalabalığa dair gündüz düşleri kurar. Bu fantazilerde önemsiz bir birey, sihirle tarihsel gücün dev dalgasına dönüşür. Bireyselliğini feda etmek ona, zulmün güçlerinden daha büyük bir şeyin parçası olma şansının küçük bir bedeli olarak görünür. Pek çok anarşist de dahil olmak üzere Sol’un çoğunluğu bu düşü besler: küçük, kırılgan bir memelinin devasa, durdurulamaz bir dinozora metamorfozu.

Kitle düşü, Sol’un geleneksel ikonografisiyle canlı tutulur: farklılaşmamış büyük kalabalıkları gösteren çizimler, proletaryanın büyüyen iktidarını temsil eden destansı işçiler, ve sokakları dolduran protestocu birliklerin havadan çekilmiş fotoğrafları. Bu imgeler çoğunlukla çekici, romantik ve güçlendiricidir: kısacası, iyi propagandadır. Bununla birlikte ne kadar çekici olursa olsun, bu imgelerin gerçek olduğunu düşünerek kendimizi kandırmamalıyız. Bu imgeler, alaycı kapitalist sistem tarafından bize sunulan parlak reklamlardan daha gerçek ya da arzulanır değildir.

Geleneksel olarak anarşistler, hangi kitle olursa olsun (kitlesel üretim, kitle medyası, kitlesel yıkım) kitlenin getirdiği homojenliğe karşı eleştirel olagelmişlerdir ama yine de pek çoğumuz, “Kurtuluş Yok, Ya Hep Beraber, Ya Hiçbirimiz!” sloganını söyleyerek sokakları dolduran insan denizinin görüntüsüne direnmekte güçsüz görünüyoruz. “Kitlesel Hareketler”, “İşçi Sınıfı” ve “Kitle Hareketi” gibi terimler hala propagandamıza hükmediyor. Ele geçirme ve devrim hayalleri geçmiş mücadelelerden tasavvurumuza damgasını vurmuş: başka zamanlardan bir kartpostal almışız ve onu kendimiz deneyimlemek istiyoruz. Eğer hemen şimdi, dünya çapında kitlesel bir değişim bizim tek kıstasımızsa, küçük bir kolektifin veya ilgi grubunun çabaları daima başarısız olmaya mahkum görünecek.

Tüketim toplumu kafamızı “büyük güzeldir”, ve “nicelik, nitelikten üstündür” ve “birlikten kuvvet doğar” gibi sloganlarla dolduruyor. O yüzden her çizgiden radikaller arasında daha büyük ve daha iyi bir kitlesel hareket düşünün bu kadar yaygın olması şaşırtıcı değil. Asimile olmaya direnenlerden ne kadar çok yaratıcılık, canlılık ve yenilik çıktığını unutmamamız gerekir. Çoğu zaman, en fantastik keşifleri yapan, anaakımı hor gören küçük bir grup oldu. İster Chiapas’taki yerli köylüler, ister lisedeki sakar genç olsun, kalabalıkta bir başka yüz olmayı reddeden bu insanlardır.

Kitleye ulaşma arzusu, pek çok işlevsiz davranışa ve karara yol açar. Belki de en sinsi olanı, genel destek bulmak için politikamızı yumuşatma dürtüsüdür. Bu pek yaygın eğilim , pek çok protestoda ve yürüyüşte gördüğümüz, düzenleyicilerin mesajının doktrinini tekdüze bir şekilde tekrarlayan, profesyonelce basılmış pankartların politik dengi olan yavan, homojen kampanyalara yol açıyor. Yerel mücadele ve kampanyalara sözde bağlı olmasına rağmen bir dinozor için bunlar, ancak kitleyle ilişkilendirildiğinde (kitle tarafından tüketildiğinde) yararlı olur. Heterojen gruplarda kolaylıkla ortaya çıkan taktiklerdeki ve mesajlardaki çeşitlilik, kolayca sindirilebilecek bir slogana ya da amaca odaklanmak için düzleştirilmeli ve ödün verilmelidir. Bu kabusta mesajımız ve eylemlerimiz, seçimlere katılımı arttırma, imza kağıtlarını doldurma, ya da eylem çağrılarına imzacılar ekleme yolları haline geliyor: tümü de kitlenin tedbirleri.

Bu sayıları elde etmek için boğulmuş yaratıcılık ve ödün verilmiş amaçlarla bedel ödüyoruz. Medyayı tiksindirecek veya bir sloganın (“Vatan için Kan Dökmeyeceğiz” ya da “Seni Başkan Yaptırmayacağız”) ötesine basit bir mesajı genişletecek fikirlerden kaçınılır çünkü bu tür fikirler tartışmaya ve görüşlerde ayrılığa yol açabilir dolayısıyla kitleyi küçültür. Sağlıklı iç tartışmalar, fikir ayrılıkları ve bölgesel farklılıklar önemsiz gösterilmelidir. Buna rağmen, direnişimizi bu kadar akışkan ve esnek kılan, en atılgan yeniliklere götüren tam da bu farklılıklardır.

Maalesef bu öngörülebilir durumlarda, konuşmadan alınan çarpıcı alıntı kraldır. Daima gözler ödüle takılı kalır: boyut. Kitle ve homojenlik arzusu (bu ikisi bir aradadır), farklı bir şey denemek isteyenlerin geleneklere uymayan ve radikal girişimlerini sınırlar. Yaratıcı ve militan eylemler hakkındaki genel şikayetlerden biri, bu eylemlerin medyada iyi karşılık bulmayacağı, asıl mesaja gölge düşüreceği, veya belki kimi bileşenleri uzaklaştıracağıdır. Genellikle alaycı göğüs yumruklama biçimindeki “birlik” için uyumluluk çağrıları, kitle siyasetlerine minnettar olmayanların tutkulu direnişlerini sansürlemek için oldukça etkili araçlardır. Sokak gösterilerinde ve topluluklarımızda eksik olan birlik değil, gerçek dayanışmadır.

Amaçlarına ulaşmada dinozorlar korkuyu bir araç olarak kullanır. Direniş topluluklarımızda, gündelik hayatlarımızda karşılaştığımız oldukça gerçek tehlikeleri kullanırlar. Kitlesel örgütlenmeler bize güvenlik ve sayısal güç vaadeder. Fikirlerinizin, meselelerinizin ve girişimlerinizin dinozor tarafından tüketilmesine razıysanız, dinozorun koca göbeğinde korunuyor olacaksınız. Şüphesiz pek çok kişi, güvenlik için mesajlarını ve belli direniş biçimlerini geçici bir süreyle sönümlemeye gönüllüdür. Bununla birlikte güvenlik vaadi, ister gösteri izinleriyle, ister büyük bir destekleyenler listesiyle desteklenmiş olsun, boştur. Devlet’in kitlesel hareketleri felce uğratma tarihi geçmişe uzanır: bir dinozorun varsayılan gücü, hantal boyutunda yatar. Devletin tek yapması gereken, gözaltılar, kendi tarafına çekme, küçük ödünler, gözdağı ve “masada yer” vererek herhangi bir hareketi tüketmektir.

Hareket, asimile edilebilecek gruplar ve radikallerden oluşan bir azınlığa bölündüğünde hareketin gücü dağılır ve moraller dibe vurur. Toplumsal ve siyasal değişime yönelik herhangi bir hareketi dağıtmak için bu Devlet’in etkili ve zamanın eskitemediği bir tekniği olduğu defalarca kanıtlanmıştır.

Başka düşler de var, anarşi düşleri, hantal proto-dinozorların hortlamadığı düşler. Bunlar “Devrim”e değil, yüzlerce devrime dair düşlerdir. Bunlar hem yaratıcı hem de militan olmayı başaran yerel ve uluslararası direniş biçimleridir. Devrim’i arayan Tek Büyük Bir Hareket’in tek kültürlülüğü, sıradan insanların yaşam deneyimlerini gözardı eder. Kuzey Amerika’daki anarşistler başka bir şeyi yaratıyor. Kimi zaman bilinçli olarak bilmeksizin, dinozor Sol’un gevşek derisini üzerimizden atıyor, yabanıl ve öngörülemez direnişler yaratmaya cesaret ediyoruz: her biri anlamlı, her biri birbiriyle bağlantılı, bir mücadele çokluğu.

Anarşistlerin düşleri, ister Washington devlet adamlarının, ister iyi maaşlı sendika memuru, ister siyasi parti bürokratının suretine bürünen ufak çaplı dinozorların kabusudur. Bireylerden ve küçük gruplardan oluşan çeşit çeşit bir yığında direniş, herhangi bir yerde ve herhangi bir zamanda, her yerde, her zaman olabilir. Doksanların sonundan itibaren bir kaç kısa yıl içinde, küreselleşme karşıtı bir araya gelmeler, yerel aktivizm ve kampanyalar, gezginler, teknoloji kurtları ve uluslararası direnişlerle dayanışmadan oluşan bir karışım, Kuzey Amerika’da yeni bir şey yarattı. Kitlesel Hareket’in yerine, tutkularımızı boğmak, yaratıcılığımızı saklamak veya militanlığımızı zapt etmek ihtiyacı olmayan bir hareketler yığınını koyuyoruz. Sabırsız olan için sayıca çok az görünebilir ve yalnızca küçük zaferler kazanıyor olabiliriz. Bununla birlikte, kitle üstünlüğü iddiasını bırakabildiğimizde, küçük olanın yalnızca güzel değil aynı zamanda güçlü olduğunu öğrenebiliriz.

KONTROL SANRISI

Gerçekliğin ölçüsüz yabanıllığıyla yüzleştiğinde dinozorlar, ateşli büyüklük sanrısına kapılır: delilik krizi içerisinde, kendi şişirilmiş imgelerinde dünyayı yeniden yaratır, yabanıl olanın üzerinden buldozerle geçip onun yerine kendi boşluklarını yansıtan bir çoraklık koyarlar. Bir zamanlar doğanın inanılmaz karmaşık çeşitliliğinin olduğu yerde şimdi asfalt ve betonun ölü basitliği vardır.

Bu kontrol alışkanlıkları yalnızca dinozorlarda değil, kendince en devrimciler de dahil olmak üzere temas ettikleri herkesin içine işlemiştir. Bu kontrol sanrıları diğer insanlarla nasıl ilişkiler kurduğumuzu, kendi düşüncelerimizi nasıl ifade ettiğimizi, ve hayatlarımızı nasıl yaşadığımızı etkiler. Amerikan toplumuna bakarsak, eviçi şiddet oranlarını, acımasız çıkarcılığı, kurumsallaşmış homofobiyi, cinsiyetçilik ve ırkçılığı gözardı edemeyiz. Dinozorların fiziksel ekosistemleri tahrip etmesi gibi, toplumsal ilişkilerinin yerine verimlilik kontrolü, gelişim ve çıkar arayışına dayalı ortaklıklar ve ittifaklar koyarlar. Anarşistler de bu hatayı yaptılar. Bir zamanlar topluluk olan şey bir hareket halini aldı; dostların yerini sade müttefikler aldı. Düşler ideoloji, devrim de iş haline geldi. Devrimciler umutsuzca çevrelerindeki dünyayı kontrol etmeye çalışıyorlar – bu boşuna bir çaba çünkü şu anda dünyayı yöneten, iki başlı Devlet-azorus ile Çokuluslu İşletme-raptor’dan oluşan dinozordur. Şimdiki zamandan kaçıp köşesine çekilen radikaller, çoğu zaman kimi devrimci geçmiş veya gelecekte hayalet olarak yaşamlarını sürdüyorlar. Kendi retoriklerine gerçekten inanan devrimcilerin, kendilerinden daha beter olan koltuk kuramcılarından yorgun düşmeleri hiç şaşırtıcı değil. Şimdiyle ilgili bir şeyler yapmaktansa gelecek hakkında düşünmek daha kolay.

Dünya hakkında kuram geliştirmenin dünyayla etkileşime girmekten daha kolay olması gibi, Devrim’in nasıl olacağı hakkında kuram geliştirmek de bir devrimi gerçekten gerçekleştirmekten daha kolay. Hangi grubun daha devrimci olduğu üzerine öngörüler ve önermeler ise çok daha gülünç. Dört dörtlük uzman olan kuramcılar, nasılsa epey uzaktaki devrimi gerçekten yaratacak olanları atama hakkını kendilerine saklı tutuyor. Şu aralar kimi seçecekler acaba? İşçileri mi? Proleteryayı mı? Gençleri? Beyaz olmayanları? Üçüncü Dünyalı halkları? Kendileri hariç herkes olabilir.

Hiç kimse Devrim’in neye benzeyeceğini bilmiyor, kaldı ki diyalektiğin mükemmelliği üzerine tefekküre dalmak için kendi çevrelerini gözardı eden titrek koltuk kahinleri ise hiç bilmiyor. Yerin üstünde ayakları üzerinde duran insanlar, hiçbir devrim kuramı kitabının geleceğin her ayrıntısını kapsayamayacağını içgüdüsel olarak biliyor. “Devrimci” diye nitelenen pek çok şey, çoğu sıradan insan için mevzu dışı. Şu anda küçük direniş edimleri biçimini alsa da gerçek toplulukların sesleri, hiçbir kuramın asla olamayacağı kadar canlı. Kim vergilerinde hile yapmıyor, polislerden uzak durmuyor, okul kırmıyor ki? Bu edimler kendi başlarına devrimci edimler olmayabilir, ama yukarıdan aşağı denetimi sökmeye başlıyorlar. Anarşist yaklaşımlar, gündelik deneyimlerle alakalı olmalı, farklı durumlar ve bağlamlardaki mücadelelere hitap etmek için yeterince esnek olmalı. Eğer bunu yapabilirsek, o zaman dinozorlardan sonra dünyada serpilebiliriz. Hatta onları devirmede parmağı olan toplulukların birinde olacak kadar şanslı olabiliriz.

UZMANLARA VE VERİMLİLİĞE i KARŞI

Anarşistler, giderek daha fazla insanın dinozorların saltanatından kopmasına yardımcı olan bir kültür yaratıyor. Günümüzde, ajitasyonumuz ve propagandamız, çoğu zaman yüreği ateşleyen yalnızca kıvılcımlardan ibaret, devrimin gerçek alevleri değil. Bu kimilerinde hem sabırsızlığa hem de sinizme yol açtı ama anarşistler kendinden emin olmalı. Yalnızca üretim araçlarını kontrol ettiğimiz değil, kendi yaşamlarımızı gerçekten kontrol ettiğimiz bir devrim yaratıyoruz.

Değişimin bilimi yoktur. Devrim bilimsel değildir. Aktivistler, toplumsal değişimlerde uzman olmamalılar, tıpkı sanatçıların kendini-ifade üzerine uzman olmaları gerekmediği gibi. Tüm uzmanların en büyük yalanı, müstesna, dokunulmaz hatta hayal edilemez olana erişiyor oldukları iddialarıdır. Devrim uzmanları, ki sevilmez ve kadrolu yapılmazlar, sizin biat etmenizin yanı sıra pek çok şey talep eder. Her şeyden önce verimlilik talep ederler – iyi yağlanmış makinede bir yer.

Evlerin arkalarında bahçeler ve toplu taşıma yerine verimlilik, genetik yapısı değiştirilmiş besinler ve on altı şeritli otobanlar yarattı. Verimlilik, ne kadar anlamsız olursa olsun ilerleme yanılsamasını talep eder. Verimliliği reddetmemiz, pek çok harika projeye yol açtı. Bombalara Karşı Sofralar [Food Not Bombs] aç olanlara yiyecek götürmenin en etkili yolu olmayabilir ama herhangi bir devlet programından, dini bağıştan, veya verimli ortaklıktan amaçları açısından daha etkili ve daha anlamlıdır. McDonalds bize akşam yemeği deneyiminin hızlı, verimli bir versiyonunu vaadediyor; bu tam da dünyanın nasıl görünmesini istediğimizin tam tersi değil mi? Verimlilik pek çok kampanya ve projeyi yönlendiriyor; çok fazla aktivist, televizyon reklamlarındaki gibi inandırıcı olmayan ve sığ karakterlere dönüştürdüler kendilerini. Verimli ve pazarlanabilir mesele arayışları onları, halkın hayalgücü için şirketlerle, hükümetlerle ve diğer aktivistlerle bir yarışmaya soktu.

Tıpkı kitle gibi verimlilik de dinozor düşüncesinin panteonundaki ana tanrılardan biridir. Bir şeyleri becermek arzusunda yanlış olan bir şey yok; bazı zorunlu projeler angaryadan daha ileri gitmiyor ve ne kadar hızlı bitirilirse o kadar iyi. Öte yandan kendi kişisel ilişkilerimiz ve ortak değişim arzularımız, aceleye getirilecek, önceden kaydedilecek ve televizyon için üretilecek şeyler değil. Verimli aktivistin girdiği tedbirli iddia: özgürlük asla gerçekte yaşanmadığından ve sadece tartışıldığından değişim, önceden planlanmalı ve can sıkıcı olmalı. Bu uzmanlar arasında, Parti’nin izni veya rehberliği olmadan bir halk ayaklanması fikriyle korkudan titreyen bürokratlar da var. Böylesi insanlar devrimci tarih boyunca ayak sürüdüler: bugün bir gösterinin kaosundan korkan onlar, ya da günlük yaşamdaki kısıtları reddetmede neyin devrimci olduğuna değinmeden sınıf mücadelesi hakkında konuşanlar da onlar. Evet, ağızlarında ceset olan tam da onlar! Fikirlerin, ya da bu fikirlere sahip olan insanların yoldan çıkabilecekleri düşüncesiyle ürperiyorlar. Çünkü toplumsal değişimin kendinden menkul uzmanı için en verimli gösteri, belli bir mesajı, belli bir izleyicisi, ve önceden planlanmış metni, tercihen kendileri tarafından yazılmış bir metni olan gösteridir.

Bu politik makinelere mi özeneceğiz? Devlet-gibi olmaya mı yanıp tutuşacağız? Makinenin Solcu versiyonu bir kere daha nihai bir ürün yaratmak üzere farklılıkları öğütecek: Tarihin Sonu, Ütopya, Devrim. Makineler canlılığımızı tüketiyor ve topluluklarımızda çok yaygın olan tükenmişlikte payı var. Toplu e-posta göndermek yabancılarla konuşmaktan ya da parkta bir limonata tezgahı kurmaktan daha verimli olabilir ama illaki daha etkili değil. Buradan şuraya uzun olan yolu katetmekle ilgili söylenecek şeyler var. Ne zaman ki sorunlarımızı çözmeleri için uzmanlara bıraktığımızda, özerkliğimizden biraz daha fazlasından feragat ediyoruz. Hakimler, profesörler, biliminsanları, politikacılar, polisler, bankacılar: verimliliğimizin motoru onlar. Onların araçları asla ilişkilerimizi veya toplumumuzu dönüştüremez; halihazırda sahip olduğumuz bombok ilişkileri ve toplumu anca kalkerleştirip pekleştirirler. Onların dünyasında daima tüketiciler ve tüketilen, tutuklu ile tutsak eden, borçlu ve hissedarlar olacak. Büyük dinozorlara meydan okuyan küçük dinozorlar dünyayı değiştirmek istiyor olabilir ama bunu senin ya da benim değil, koltuk uzmanı tarafından yazılmış bir mastır planına göre yapacak.

DİNOZORLARIN SONU YALNIZCA BAŞLANGIÇ

Buradan bir çıkış var. Tüketim-ölümtuzağı-kapitalist-saçmalığı-hükümet-farekapanının çıkış kapısı, ister komün olsun, ister orman, isterse aile evinin arka odası olsun, o mitik başka bir yere kaçarak bulunmayacak. Yüzleşmeli ve mevcut keşmekeşi değiştirmeye başlamalıyız. Bu da bizim, yerleşik ideolojilere uyan izole tüketicilerden oluşmuş bir kitle olarak değil, kendi geleceklerimizi yaratan bireyler olarak hareket etmemizi gerektiriyor. Eski mitolojilerin Devrim’i, Demokrasi’si, Ütopya’sı vardı. Bir yere kadar hiçbiri inandırıcı gelmedi. Yeni ve anlamlı bir şeyi yaratırken biz sadece birbirimize sahibiz.

Direniş toplumlarımız Kuzey Amerika ve dünyada dağılmış durumda: kimi zaman genç ve öfkeli, kimi zaman olgun ve deneyimli, daima aşka veya savaşa hazır halde. Bu etkileşimler, güzel bir şeyin kıpırtıları. Anarşistlerin büyük bir yüreği ve büyük düşleri var. Bu fikirlere sahip olan ilk kişiler değiliz: atalarımız var. Geçmişe tapmak ya da geçmişten bihaber olmak yerine kendi araçlarımızı, kendi hikayelerimiz ve kendi efsanelerimizi yaratmalıyız.

Anarşi, her dinozorun kalbine nişan alan oka verdiğimiz addır. Anarşi bir din değildir, sadece bir ideoloji ya da politika tarzı değildir; anarşi, yaşayan, evrimleşen bir direniş ekolojisidir. Anarşi kısaca kendimize verdiğimiz bir sözdür. Aşağıdaki sayfalarda bir kolektifin, bugün anarşiye halk/ahali yaklaşımlarını tanımlama çabasını bulacaksınız. Bu yaklaşımın şüphesiz daha pek çok versiyonu var ama hepsi bir eylem ağıyla birbirine bağlı: savaşacağız, üreteceğiz, seveceğiz ve gelişeceğiz. Anarşi bir başka yerde, bir başka zamanda değil: anarşi, kendimizle özgürlük arasındaki en anlamlı yol.

GÖREV VE NEŞENİN ÖTESİNDE

Pek çok arkadaşlık, kolektifler ve projeler, politik işle meşgul olmanın temel güdüleri üzerine hizipleşmelerden dolayı gereksiz yere bozuldu. Temel motivasyonlarımız üzerine olan bu ayrışmalar, ideolojik olarak en “saf” projeleri veya kolektifleri bile tehdit ediyor. Bu engel, Kızıl’a karşı Yeşil fraksiyonculuğundan ya da daha önceki Pasifizm ile Doğrudan Eylem ayrımından daha yaygın ve yıkıcıdır. Bu ayrışmalar aynı zamanda dostlukları parçalayıp insanları, ne yanlış gitti diye düşünür halde bırakma gibi talihsiz bir beceriye sahiptir. Motivasyonlar üzerinde bu çatışmanın daimi ve habis özelliklerine rağmen, bu konu hakkında anarşist bir perspektiften çok az şey yazıldı.

Peki, kolektif işe yönelik bu örtük tehdit tam olarak nedir? Bu sorunun yanıtı, insanların projelerle uğraşmaktaki temel motivasyonlarında bulunabilir. Hepimizin bildiği gibi, yaptığımız işlerin çoğu sıradan ve büyük bir enerji ve kaynak gerektiriyor. Eylemlerimiz çoğu zaman görkemli beklentilerimize göre sönük kalıyor, kimi zaman bizi ciddi bir tehlikeliye bile sokabiliyor. Projelerine inanılmaz miktarda zaman ve enerji koymuş olan aktivistler arasında tükenmişlik, inanılmaz derecede yaygın bir rahatsızlık. Bu zorluklar nedeniyle, birlikte çalışmaya karar verdiğimiz insanların motivasyonlarını anlamak, onların siyasetlerini bilmek kadar önemli. Bir kolektifte kendi motivasyonlarımızı diğerlerine yansıtmak, dargınlık ve felaket için kesin bir reçete.

Geleneksel olarak, anarşist politikada iki motivasyon (veya algılanan motivasyon) damarı olageldi: Görev ve Neşe. Her ikilikte olduğu gibi, daha gerçekçi griler sürekliliğini [continuum] gözardı edip, basitçe siyah ve beyaz etiketlerin tuzağına düşmek kolay. Bunun yerine, bu iki motivasyonun, bir sürekliliğin iki uç noktası olduğunu ve arada kalan her şeyi aydınlattığını düşünün.

Motivasyonlar, beklentilerden ayrı tutulamaz. Belli projelere katılmaya motivasyonumuz var çünkü adanmışlığımız hakkında belli olumlu beklentilere sahibiz. Kolektif olarak paylaşılmayan veya hatta ifade edilmeyen beklentiler, projelere yol haritası belirlemede zararlı verici olabilir. Ne de olsa işimizin ya da projemizin etkililiğini değerlendirmede asıl olarak beklentileri karşılamasına bakıyoruz, beklentilerdeki farklılıklar, değerlendirmelerdeki farklılıklara neden olur. Bu farklılıklar, bir kolektifin geçmiş hatalardan öğrenebilme becerisini felce uğratabilme kapasitesine sahiptir çünkü farklı ölçü çubukları kullanılıyordur. Tıpkı Görev ve Neşe’nin esas olarak farklı motivasyonlar olması gibi aynı şekilde farklı bir dizi beklentiler olacaktır ve bu da birbiriyle çatışan değerlendirmelere, bir kolektif ya da proje için başarılı olmanın ne demek olduğuna dair farklı analizlere götürür.

Görev ve Neşe gibi temel motivasyon yönelimleri, başka politik anlaşmazlıklardan daha inatçıdır çünkü bunlar genelde basit kişilik özelliklerinin bir sonucudur. Bilinçaltında yer alan motivasyonlar, entelektüel tartışmaların, tarihsel örneklerin, mantıksal manipülasyonların ve diğer bilinçli mekanizmaların çoğu biçimlerine karşı dirençlidir. Kısacası, belli projeleri yapma gerekçelerimiz her zaman akıl ile açıklanamayabilir. Bu, güdüsel psikoloji mayın tarlasından çıkış yolunu bulabilmek için, bu iki kutup türünün kendilerini nasıl belli ettiğini anlamamız ve her ikisini de tamamlayan yeni biçimlerde bir şeyler yapmayı bulmamız gerekir.

Görev, radikal projelerin geleneksel güdüsü olageldi; yakın zamana kadar, anarşist topluluklarda en yaygın eğilim oldu. Bu, şüphesiz trajik tarihimizden dolayıdır. Anarşist mücadeleler, ekseriyetle acı yenilgiler, baskılar ve dışlanmalar silsilesi olageldi. O halde yoldaşları, o pek çok kara yıllar boyunca o kadar çabayla ve özverili bir şekilde çalışmaya ne motive etti? Yanıt, daha iyi bir dünya inancıyla evli, yüksek bir adalet kavrayışına dayalı, güçlü bir Görev duygusu gibi görünüyor. Görev modeli, bir şehitler kültü yarattı – Dava için her şeyden vazgeçmiş olanlar. Görev modeliyle çalışanlar, işin zorlu olacağını ve takdir edilmeyeceğini bekliyorlar ama yine de yapılması gerektiğini hissediyorlar. Göreve duygusuyla bağlı anarşistler, işlerinin neşeli ya da tatmin edici olup olmadığını pek düşünmüyor. Görev duygusuyla hareket eden politik işler genellikle, sonu gelmeyen toplantılar, mücadele, angarya ve uzun saatlerle betimleniyor. Kişinin kendisini adamışlığı, gönüllü yapılan işlerin nahoşluğu çarpı emek-saati gibi basit bir formülle ölçülüyor. Görev duygusuyla bağlı anarşistler için fedakarlık, daimi ve somutlaşmış bir ideal haline geliyor. Harcanan enerji ve tatmin etmeyen iş miktarından dolayı, projelerin uzunluğu ve bu projelerin davaya destek sunmadaki etkililiği üzerine değerlendirmeler ile ilgili derin kaygılar var. Görev, projeleri sürdürmeye fazlasıyla vurgu yapmaya eğilimli. Çoğunlukla dikkate değer miktarda enerji, asıl işlevinin ötesinde uzun sürmüş olması muhtemel veya asla potansiyelini yakalamamış olan projeleri idame etmekte kullanılıyor.

Görev modeliyle çalışanların beklentileri dışsallaştırılmış olma eğilimindedir. Başarı ve başarısızlık değerlendirmesi, dışsal etkenlere dayandırılır. Bu etkenler genellikle medyadaki yansımayı, toplulukta yaratılan etkiyi, yeni üye almayı, toplanan kaynağı veya işin uzunluğunu içerir. Bu beklentilerin pek çoğu kolayca nicelendirilebilir ve böylece Görev duygusuyla bağlı anarşistler için ampirik analiz, başat değerlendirme biçimidir. Niceliğe ve ampirizme yapılan bu vurgu, nicelendirilebilir sonuçları arttırma arzusuna götürür. Görev modeli yaklaşım, politik Sol’un tarihteki ve şimdiki akımlarına (motivasyonlar, beklentiler ve değerlendirmeler açısından) benzer.

Neşe, anarşist emekte görece yeni bir muhalif güç ama öte yandan anarşist düşüncede daima neşeyi en azından sözde destekledik. Bu, Emma Goldman’ın ünlü “Dans edemiyorsam, devriminizin bir parçası olmak istemiyorum” alıntısıyla örneklendirilir. Anarşizmdeki daha yeni neşe modeli, punk, pagan ve 1980’lerin sonlarından itibaren gezgin kültürlerden gelir ve hippilerin ve 1960ların Yeni Sol’unun doğrudan mirasıdır. Bu modelin motivasyonu, haz ilkesine dayanır. Neşe, politik işi oyuna dönüştürme peşindedir. Eski Sol’un şehit ve feda mecazlarını reddeder ve onların yerine karnaval ve şenlikli metaforlar koyar. Aktivizmin heyecan ve güç verici olma gereksiniminden dolayı, neşe yakıtlı projeler çoğunlukla geçicidir – ilk heyecan söndüğünden hemen sonra dağılır. Projelerin kendi topluluklarına uzun vadeli etkileri üzerine pek kafa yormazlar. Neşeyle motive olmuş anarşistler aynı zamanda, Görev duygusuna bağlı anarşistlerin tarihsel projelerine karşı daha şüpheci olma eğilimindedir.

Tıpkı Görev’de olduğu gibi, neşenin harekete geçirdiği aktivistlerin beklentilerine motivasyonları şekil verir. İşin beklentisi genellikle içselleştirilir. Öznel deneyimlere vurgu yapılır ve niceliksel ölçümler yerine niteliksel değişimlere odaklanılır. Beklentiler çoğunlukla eğlence, katılanların güçlenmesi, bilinç arttırma, heyecan, yaratıcılık ve yeniliği içerir. Bu niteliksel ölçümleri karşılamayan projeler kusurlu görülür ve bu hedeflerin en azından bir kısmını ulaşan projelerse, dış etkilerine bakmaksızın başarılı olarak görülür. Bireysel gereksinimler, öznel deneyimler ve güçlenme [empowerment] üzerine yapılan bu neşeli vurgu, geleneksel politik Sol’dan çok belli hedonistik hippi ve punk altkültür akımlara özgüdür.

Pek az anarşist proje, özellikle de en başta, tam olarak Görev ya da Neşe üsluplarına uyduğundan, bu farklı kişilikler kendilerini bir arada çalışırken bulur. İlk başta bu gerilime yol açar ve onun ardından da dargınlık ve ihraca götürür. Son yıllarda bu o kadar çok defa oldu ki, her iki tür motivasyonu yabancılaştırmaktan ve yanlış yansıtmaktan başka bir işe yaramayan, tamamen alakasız “Toplumsal Anarşizm veya Yaşamtarzı Anarşizmi” tartışmasına neden oldu. Görev ve Neşe tartışmasının benzer bir ayrım yaratabileceğinin farkındayız ve eğer amacımız bu olsaydı, bu ikiyüzlülük olurdu. Aksine, sahte bir “motivasyon birliği” yaratmaya çalışmaksızın ya da bir başka sekter savaş başlatmaksızın, motivasyonların tayfının tümünü anlamaya çalışmalıyız. Görev ve neşe üsluplarında Anlam aramak, konsensüse ulaşma sürecine benzetilebilir.

Adanmışlıklarını etkileyen gerçek motivasyon farklılıklarını aydınlığa kavuşturmaksızın birbirine saldıran bu sürekliliğin her iki ucundakiler tarafından bir kestirme yol kullanıldı. Bu da, anarşistlerin fraksiyonlaşması için bir tane daha yol yaratıyor.

Bu makale, insanların bir araya gelmesi çağrısı değil: bu hedef oldukça olasılık dışıdır ve hatta illaki arzulanır değildir. Her iki motivasyon yaklaşımının (ayrımın her iki tarafında açıkça işaret edildiği gibi) ciddi yetersizlikleri var ve dolayısıyla farklı bir dizi yaklaşım gerekiyor. Başarılı olmak için yeni bir yaklaşım, anarşist projelerde çalışan kolektifler içerisinde dayanışmayı büyütmek ve bu üsluplardan birini cisimleştiren insanlar arasında mevcut gerilimi en aza indirmek için hem Görev hem de Neşe üsluplarının güçlü yönlerini tamamlamalıdır.

İyi haber ise, iş yapan ve projelere dahil olan anarşistlerin oldukça büyük bir kısmı Görev-Neşe sürekliliğinin iki ucunda değil. Anlam’a dayalı bir güdüsel yaklaşım önermek isteriz. Umut ediyoruz ki, Anlam’ın telaffuz edilmesi, pek çok projeyi boğan gerilimleri hafifleteceği gibi, yeni ve başarılı projeler için de bir dürtü sağlar.

Ağırlıklı olarak Anlam’a dayalı motivasyonlar daima anarşinin parçası olageldi; aslında, Anlam kelimesi, hem Görev hem de Neşe kampları tarafından diğer tarafa saldırırken kendi yaklaşımlarını haklı göstermek için kullanılageldi. Anlam kelimesine her iki üslup tarafından sahip çıkıldığından, Anlam’a dayalı motivasyonlardan ne kastedildiğini açıklamak gerekiyor. Erich Fromm, Anlam’a dayalı motivasyonları “hem nesnel [Görev] hem de öznel [Neşe] anlama yollarını içeren” şeklinde betimlemişti. Anlam, dışsal etkileri analiz ederek onları içsel duygularla sınamakla belirlenir. Anlam’la harekete geçen bir anarşist, çabalarının hem kişisel (içselleştirilmiş) hem de kamusal (dışsallaştırılmış) etkileri olmasının peşindedir.

Anlam’ları açısından bakılan projeler, diğer iki sınırlı yaklaşıma nazaran daha enine boyuna değerlendirilebilir ve daha derinden takdir edilebilir çünkü hem nicelendirilebilen hem de nitelendirilebilen arzuları tanır. Çabalarımız artık birden çok eksenden değerlendirilebilir. Artık kişinin kaç saat çalışmış olması meselesi olmaktan çıkar, aynı zamanda faaliyetlerinden dışa vurduğu keyfi de kapsar. Bir projenin sadece ne kadar heyecan verici veya eğlenceli olduğuyla değerlendirilmesi gerekmez, aynı zamanda amacına ulaşmada ne kadar etkili olduğuyla da değerlendirilmesi gerekir. Sürekliliğin hiçbir ucu diğerine üstün değildir. Aksine, Anlam üretebilmek için ahenk aranır. Her iki beklentiye başvurulması, politikamızın daha zengin ve daha incelikli bir analizini ortaya çıkarır. Anlam, aynı zamanda hangi projelerin sınırlı enerjilerimizi ve kaynaklarımızı harcamaya değer olduğuna karar vermede yararlı bir araç sunar.

Anlam yaklaşımı, tüm başarılı anarşist mücadeleler ve projeler tarihini geri kazanma avantajına sahiptir. Ayrıca, sürekliliğin uçlarına bağlı yoldaşlara, kendi motivasyonlarından vazgeçmeden ya da motivasyonlarını bastırmadan birlikte çalışma yolu sağlar. Projelerimizde Anlam peşinde olduğumuzda, çabalarımızın ve kaynaklarımızın azami ölçüde gerçekleşmesini talep ediyoruz. Sürekliliğin uçlarından herhangi birine artık razı olmayıp tüm çatkının peşinde olacağız.

Anlam’a vurgu yapmak, anarşist çabada bir başka daimi engelin, yani tükenmişliğin yıkıcı etkisini sınırlandırır. Tükenmişlik, haddinden fazla zamanımız ve kaynaklarımız anlamsız projelerde heba edildiğinde gelir. Anlamlı uğraşlar aslında enerji ve hediyeler yaratır. Mücadelelerimizi sürdürmek, uzun soluklu projeler gerçekleştirmek için daha fazla saik sağlar. Anlam’a dayalı projeler, tüm Görev-Neşe spektrumundaki insanlara hitap eden heyecan verici fırsatlar ve yeni deneyimler sunar.

Hem Görev-yoğunluklu emek beklentilerini, hem de şen hedonizm ürünlerini toplu-üreten bir kültürde Anlam, emeğimizin, kaynaklarımızın ve yaşamlarınızın bedelini haklı çıkarır. Kapitalizm, bizi işçiler ve tüketiciler diye bölen anlamsız ilişkiler yaratarak, Görev-Neşe sürekliliğinin en iki ucundan beslenir. Anarşi bu absürd, ikili topluma bir çözüm sunar. Anlamlı projeler, hem deneyimli anarşistler hem de yeni insanlar için aynı şekilde daha iyi bir cazibe olacaktır.

Yalnızca hem dışsal hem de içsel ihtiyaçları dürüstçe dengelemeye çalışan projelerin, anlamsız gündelik tüketim kültürünün kirli atmosferine karşı kalıcı bir direniş sağlama umudu olacaktır. Ne Görev ne de Neşe tek başına canlı direniş topluluklarında yeni ve daha iyi yaşama yolları geliştirebilir. Bir başka dünya gerçekten de olası ama o, anlamlı bir dünya olmalı.

HÜCRE, ZÜMRE VEYA İLGİ GRUBU?

Anarşist çevrelerde “ilgi grubu” [affinity group] terimi sıklıkla ağızdan ağıza dolaşıyor. Bununla birlikte, ilgi gruplarının esas mizacı ve radikal değişimi nasıl meydana getirebilecekleri üstüne oldukça çok yanlış kanı bulunuyor. İlgi grubu yapıları, hem hücreler hem de zümrelerle kimi bariz ortak özelliklere sahip ama farklı bağlamlarda bulunuyorlar. Dışarıdan bir gözlemcinin herhangi bir grup insanın bir hücre, zümre ya da ilgi grubu olduğunu belirlemesi çok zor olabilir ve bu, şüphesiz kafa karışıklığına yol açıyor. Her üç tür grup da, birlikte çalışan, birbirlerine destek olan az sayıda, diyelim üç ile dokuz kişiden oluşur ve tipik olarak dışarıdaki kişilere kapalı bir yapıya sahiptir. Amaçlarına bağlı olarak, sıradan olandan devrimci olana değişen çok sayıda projeyle uğraşıyor olabilirler ama benzerlikleri bu kadardır.

Hücre, birleşik bir politik ideolojisi olan daha büyük bir örgütün ya da hareketin bir parçasıdır. Hücreler çoğunlukla parçası oldukları daha büyük topluluktan direktif alırlar. Genellikle hücreler “iş” odaklıdır ve birincil amaç olarak toplumsallaşmaya yaslanmazlar. Belirli hücreler, ortak bir tasavvurla (aynı örgüt içinde) birbiriyle ilişkilidir ama çok farklı taktikler kullanıyor olabilirler.

Öte yandan zümre, daha büyük bir topluluktan ya da örgütten kendilerini koparmış bir grup insandır. Toplumsal zümreler yaygındır, bunun iyi örnekleri sporcular, tikiler, inekler gibi gruplar tüm liselerde bulunur. Zümreler, soyutlanmış olma eğilimi gösterir ve ilişkili oldukları topluluğun geri kalanı ile kendileri arasında esnek olmayan sınırlar yaratmayı tercih eder. Zümreler, ender olarak işe ya da projelere odaklanır.

İlgi grubu, belli bir tasavvuru paylaşan bireylerden oluşan otonom [özerk] bir gruptur. Bu tasavvur, üyeler arasında tam olarak aynı olmasa da bir ilgi grubu, bazı ortak değer ve beklentileri paylaşır. İlgi grupları, ister belli bir bio-bölgesindeki çevreciler olsun, ister bir arada icra eden bir hip-hop grubunun üyeleri olsun, daha büyük topluluklar içerisinden ortaya çıkar. Aynı topluluktan ortaya çıkan iki ilgi grubunun çok farklı perspektifleri, ilgileri ve taktikleri olabilir. Bu çeşitlilik, hücreler arasında nadir bulunur. İlgi grupları, ana topluluklarıyla güçlü bir bağ besler ve çoğu zaman o topluluktaki başka ilgi gruplarıyla veya örgütlerle bağlantı kurmanın yollarını ararlar. Bu anlamda, ayrı olmak isteyen zümrelerden ayrışırlar. Bir ilgi grubu, aynı zamanda, kendi ilk topluluklarının dışında başka gruplarla yakın bir şekilde çalışabilir.

İlgi gruplarının, farklı topluluklar arasında köprü kuran bağlantılar yaratabilme gibi politik bir avantajı vardır. İlgi grupları, çoğunlukla kapalı yapılar (bu, dinozorlar tarafından yöneltilen yaygın bir eleştiri) olmasına rağmen çoğu anarşist, birden fazla ilgi grubunun parçası olmaktan rahat hissediyor. İlgi grupları arasındaki bu kişisel bağlar, birbirinden farklı topluluklar arasında daha geniş yakınlık ve anlayışı besleyebilir ve sağlam dayanışma meydana getirebilir. Bu “çapraz tozlaşma” etkisidir. Örneğin, aynı zamanda feminist medya kolektifinin üyesi olan, bir doğrudan eylem ilgi grubunun üyesi, her iki grup için olanaklar yaratabilir. Medya kolektifi daha militan hale gelebilir ve doğrudan eylem grubu da feminist teamüllere ve fikirlere daha açık hale gelebilir. Doğrudan eylem, medya, ve radikal feminizmi hantal bir üst grup halinde birleştirmeye çalışmak yerine bu aktivist, esas ilgilerinde odaklanan iki grupta, birden fazla olan ilgilerinin peşinde gidebilir. Paradoksal olarak bu kapalı ilgi grupları, daha geniş yakınlıkların gelişmesi için güvenli ve destekleyici bir yer sunar ve böylece, daha geniş bir karşılıklı yardımlaşma, anlayış ve destek ağı yaratır.

Hücre ile zümre modellerinin bağlamsal sınırlarını kabul etmek önemli, öte yandan ilgi gruplarını seçkinci ya da kapalı olduklarından dolayı bir kalemde silmek yanlış olur. İlgi grupları, bir yandan insanlara belli ilgilerinin ve yakınlıklarının peşine düşmelerinde destekleyici bir çevre sunarken, öte yandan da topluluklar arasındaki bağlantıları arttırmada muazzam olanaklar sunuyor.

ONUR, SAFLIK VE PROJELER

Anarşist-onur, projelerimizde ve yaşamlarımızda teşvik etmeye değer bir şey. Bu, birlikte faaliyette bulunduğumuz kişilerin kestirme yoldan neye inandığımızı, nasıl davrandığımızı bilmesini sağlayan bir tür şeffaflık biçimidir. Kısacası, dürüsttür. Anarşist-saflık ise anarşist-onurun kara gölgesidir. Saflık, birlikte çalışan herkesin aynı politikaları, gündemleri ve davranışları –yalnızca belli bir süre veya proje boyunca değil, yaşamları boyunca- paylaşmalarını talep eder. Bu, toplulukları felç edebilecek ve absürd “kim kimden daha anarşist” tartışmaları yaratacak, işlevsiz ve gereksiz bir politik Püritenlik akımı yaratır. Bu tartışmalar, hayvan hakları ve vegan toplulukları kırıp geçirdi ve elbette Hristiyanlık gibi dinozor ideolojileri de. Onur ile saflık arasındaki farklar incedir ama olağanüstü önemlidir. Bu farklılıklar, başkalarıyla nasıl çalıştığımızı ve etkileşime girerek kimlerle zaman geçirmeyi tercih ettiğimizi etkiler.

Anarşist-onur, bizim örgütlenme ilkelerimizi, tasavvurlarımızı ve amaçlarımızı paylaşmasa da takdir eden bireylerle çalışmamızı sağlar. Tüm katılanların, ister birlikte bir yardım kampanyası düzenlemek, ister birlikte sokaklara çıkmak konusunda olsun, bilgiye dayalı kararlar almalarını sağlar. Ama anarşist olan pek çok kişi bu gerçeği diğerlerine söylemekten sakınıyor. Anarşist-onurun potansiyel müttefikleri uzaklaştıracağından korkuyorlar. Maalesef, motivasyonlarımız hakkında ketum olmak ataerkil ve küçümseyicidir, ve sahtekarlığın kolay bir makul kılma yolu olabilir. Anarşistler olarak kimliklerimizi gizlemek diğer insanların, gerçek politikalarımıza bağlı olarak bizimle çalışma kararını alacak kadar akıllı veya bilgili olmadıklarını varsayar. Politik açıklık, tüm grupların kendi esas amaçlarını ve ilgilerini paylaşmalarına yol açar. Açıklık, dargınlık ve daha sonraki yanlış anlamalara karşı ittifak ve ortaklık aşılar. Eğer gruplar veya bireyler bizim anarşist olmamızdan dolayı bizimle çalışmamayı tercih ediyorsa, o zaman bu kararlarına saygı duymalıyız. Bu, onları başka bir şey olduğumuzu düşünmelerine kandırmaya çalışmak ve duruma göre “Devrim’den sonra” ya da icabında sokak eyleminden sonra pat diye söyleyivermekten daha iyidir. Birlikte çalışmak istediğimiz gruplar ve bireylerle samimi ve açık diyaloglar yaratmak için çaba harcamak, gerçek dayanışmayı geliştirmek için en iyi şansımızdır.

ANARŞİST TOPLULUĞUN EŞİĞİNDE

Başlangıcından beri anarşizm (pek çok enternasyonal toplumsal hareket gibi) politikasıyla tanımlandı. Şüphesiz politik varlıklarız. Anarşistlerin net düşman listeleri var: Devlet, kapitalizm, ve hiyerarşi. Aynı derecede net arzu listemiz var: karşılıklı yardımlaşma, otonomi, ve adem-i merkezileşme. Anarşinin dinozorlardan daha iyi bir yaşam sağlayacağına bahse girmemize rağmen anarşizmin, Komünizm, Sosyalizm, Liberalizm, Reformizm, Kapitalizm, Mormonizm, veya herhangi başka bir “-izm” kadar kötü bir başka ortodoksluk haline gelmesini engelleyecek pek az şey var. Kuzey Amerika’da son yıllardaki gelişmeler, anarşist politikaların belli bir eğiliminin veya dar bir çeşidinin, bu politikalarla yarattığımız müşterek topluluklar kadar önemli olmadığını gösterdi. Bu topluluklar, teamüller, taktikler ve kültürle bir arada duruyor. Tekkültür olmamıza gerek yok. Bunun yerine, anarşiyi kültürler ekolojisi gibi düşünün; çeşitlilik talep eden ve çeşitlilikle büyüyen bir şey – bakteri üretme kabındaki mikroplar veya sokaklarda protesto gibi.

Birlikte çalışan ve yaşayan herhangi bir arkadaş grubu gibi biz de farklı kökenlerimize rağmen müşterek bir kültür geliştiriyoruz. Kropotkin, Emma veya CrimethInc’in bir kitabını açmamış olup da anarşist ilkelere göre yaşayan pek çok insan da dahil olmak üzere her anarşist grup, kendi özgün teamüllerini ve kültürünü yaratıyor. Tüm yeni ortodoksluklardan usandık, oysa Batı’da büyüyen insanlar en çok bunu arzulamaya eğitiliyorlar; ister bir yazar, bir televizyon şovu, hareket veya kendi yaşamlarımızda yaptığımızdan başka herhangi bir şey: Bir Sonraki Büyük Şey. Kültür çok akışkan, aktarılabilir ve değişken olduğundan bu bizim avantajımıza işliyor. Medyanın sevgilisi veya uzmanlar tarafından dikte edilen yukarıdan anarşi yerine, anarşinin rekabet eden, farklılaşan ve mutasyon geçiren düzinelerce versiyonu var. Bu temelde iyi bir gelişme. Pek çok anarşist bu gevşeklikten ve çeşitlilikten memnun. Dinozorların tekkültürü, hayat dolu, ahali anarşilerinin lehine reddedilebilir.

Topluluk denen şey, anarşistlerin tanıdığı ve mücadelesini verdikleri bir şeydir. Bununla birlikte, bu toplulukların tam olarak ne yapması gerektiği, pek çok sert tartışmaya neden oluyor. Kime sorduğunuza bağlı olarak bu, mahalle için korsan bir radyo istasyonu, şehir gerilla savaşı, bir kolektif evi, kayak merkezlerini ateşe vermek, bir caz dinletisi veya devasa bir gösteri olabilir. Bu farklılıklar, eleştirenlerin arzuladıkları kültürlere ve topluluklara hiç de faydası dokunmayan banal argümanlara yol açar. Tribünleri etkilemeye zaman harcamak yerine hepimiz doğrularak, şu anda yaşadığımız meczup kültürün içerisinde anarşist toplumların benzerini yaratmaya daha fazla zamanımızı harcayabiliriz! Bu direniş toplulukları şu anda dünyanın her yerinde, topluluk merkezi ve mahalle bostanı, bedava klinik ve organik tarım, kolektif evleri ve performans mekanları gibi yarı-kalıcı otonom bölgelerin yaratılması sayesinde meydana geliyor. Harekete geçme ve bir araya gelme, işgaller ve ağaç tepelerine yerleşme, sokak partileri ve bedava şölenler gibi geçici otonom bölgelerde daha iyi bir dünyanın işaretlerini görüyoruz. Çünkü topluluk yaratmak, sıkı çaba istiyor ve zamanımız, bu arenalarda gerçekten tutkularımızı göstermek ve ifade etmekle en iyi kullanılmış olur, sadece tutkularımızdan bahsetmekle değil.

Otonom bölgeler, Kuzey Amerika’da dağınık halde olan küçük dükkan önleri, bodrum kütüphaneleri ve depolar gibi görünseler de son yıllarda çok büyüyen fikirlerin fiziksel tezahürleridir. Buralar, anarşinin laboratuvarları ve atölyeleridir. Ağımız genişledikçe, birbirimizle konuşma becerimiz de genişliyor. İletişim kapasitemiz son derece başarılı ve bereketli olageldi: müzik, yazı ve performans. Düzinelerce anarşist gazete, binlerce zine, belli bir miktarda kitap, bir ifade ve muhalefet medyası yarattı. Bugün sahip olduğumuz şey, kapitalist medya-makinesiyle karşılaştırıldığında devede kulak bile olamaz ama onlarla rekabet etmeye kalkmamalıyız. Kitlenin reddedilmesi anarşistlerin, varoluşlarının sonuna kadar küçük bir alakasız azınlık olmaya mahkum oldukları anlamına gelmiyor. Yüzbinlerce kolektifin ve ilgi grubunun dayanışma halinde birlikte çalışması ve farklılıklarına saygı duyması mümkün.

KAMPANYAMIZ YAŞAM

Demek dünyayı değiştirmek istiyoruz. Nereden başlamalı? Meselelerden ve kampanyalardan bir açık büfe her tarafımızı çevirmiş, her biri dikkat çekmek için yaygara çıkarıyor. Kadim ormanların kalan sonuncusunu kurtarmak için mi savaşmalı, mahalledeki fakirleştirilmiş topluluğa mı yardım etmeli, evsizleri mi desteklemeli, ırkçı milliyetçilikle mi savaşmalı, polis zulmüne karşı mı mücadele etmeli, terhaneleri mi kapatmalı, yoksa Brezilya’da Topraksız İşçiler Hareketi’ne mi yardım etmeliyiz? Sorunlar, herhangi bir insanın ya da bir grubun kavrayabileceğinden çok daha büyük görünüyor. Dünya, bir kişinin tek başına yaralarını sarmayı umacağından çok daha fazla adaletsizlik ve acıya muzdarip. Her şeyi ve daha fazlasını yapmalıyız.

Her tarafımızda, hazır yanıtlar sunan çok sayıda ideoloji var, ister komünizminden yakın zamanda sapmış mezhep olsun, ister Hare Krişna bilinci olsun. Pek çok yıldır “dünyayı değiştirmekte” olan bizler açısından, modern aktivistin müşterisi olabileceği ideolojiler marketi hakkında alaycı olmak kolay. Bir yandan kolay cevaplardan ve sahte kestirmelerden kaçınırken, aynı zamanda dünya kurtarmanın kimi yollarına Son vermemiz gerekiyor.

Tek bir kampanyaya odaklanmak, aktivistler için kapana kısıldıkları yaygın bir ara sokak. Her kampanya kendisinin, Yönetim’e karşı, en sonunda netice alınacak bundan sonraki kritik muhabere olarak reklamını yapmaya çalışıyor. Belli bir kampanyanın düşmanı sıklıkla, dünyadaki kötülüklerin ardındaki kuklaların asıl efendisi olarak sunuluyor ve diğer tüm rakip kampanyaların düşmanı da sade kukla olarak sunuluyor. Her kampanya, sınırlı bir aktivist havuzundan üye edinmek için rekabet ediyor ve yalnızca diğer davalardan değil, aktivistin günlük yaşamından da zamanı alıp götürerek tükenmişliğe neden oluyor. Her kampanya, onun müşterisi olmamızı ister – aktivizme, bir adalet marketiymiş gibi davranmaksızın değişim için mücadele etmenin bir yolu var mı?

Tek konulu kampanyalara takıntılı bir şekilde odaklanmak, davaları ve birbirimizi, göstermeye veya tüketmeye hazır, belli bir değeri olan nesneler olarak davranmaya götürebilir. Neredeyse her kampanya birbiriyle ilişkilidir ve zorunludur, ve gerçekten bir şey başarabilmek için tümünü kazanmamız gerekir – hükümetlerin ve şirketlerin asla beklemedikleri şekillerde kazanmak. Anarşi, aktivizmin pek çok geleneksel sorunlarını, devrime bir başka dava olarak değil, bir yaşama felsefesi olarak bakarak aşma esnekliğine sahiptir. Bu felsefe, cama atılan bir tuğla veya bahçelerde büyüyen çiçekler kadar somuttur. Günlük yaşamlarımızı devrimci kılarak bizler, aktivizm ile gündelik yaşam arasındaki yapay ayırımı yok ediyoruz. Dostlarımız ve sevgililerimiz olabilecekken neden yoldaş ve eylemci arkadaşlarla yetinelim ki?

CESARET BULAŞICIDIR

Bazı anarşistler arasında, punkların, gezgin çocukların ve benzerlerinin kitleleri uzaklaştırdığına dair kutsal bir söylence vardır. Aralarından bazıları, efendi bir tavır takınırsak, erdemli gülüşlerimizin ışığında yüzyıllardır süregelen anarşi karşıtı propagandanın buharlaşacağına samimi olarak inanıyor. Yamalar, dövmeler, pirsing, maskeler, siyah kıyafet, ve hatta “anarşi” kelimesinin kendisi, pek çok Amerikalı’nın bizim mücadele ettiğimiz meseleler hakkındaki kayıtsızlığı diye algılanan şeyin sorumlusu olarak görüldü. Bazıları, topluluklarımızda çok fazla “bireysellik” olduğunu iddia ediyor. Bu eleştiriler, anarşist toplulukların gerçekte güçlü yönlerini gözardı ediyor.

Topluluklarımızda ve dışarıdaki dünyada hakiki bir etki yaratmayı umuyorsak, yabancılaştırma hakkında endişelenmek yerine esinlenme üzerine odaklanmalıyız. Devlet’i devirme ve kapitalizmi sona erdirme hedefi, sıradan insanlarının yaşamlarının geleneklerine ve alışkanlıklarına meydan okumaksızın imkansızdır; arazi ciplerinin ve hisse senetlerinin gelecek yaşamlarımızın bir parçası olacakmış gibi davranmamalıyız. Anarşi daima, yüksek bedellerin ve imkansız olasılıkların olduğu bir kumar olageldi; ve yıldan yıla aktif kalmak, zekayı, adanmışlığı ve cesareti gerektiriyor. Azımız, tek başına dinozorların ezici güçleriyle başedecek kadar cesur. Direniş kültürlerini yaratan bireysel cesaret değildir. Kendi kolektif cesaretimizi geliştirip yiğit toplulular inşa etmemiz gerekiyor. Kapıyı zorlayan barbarlar olmalıyız, zararsız klonlar sürüsü değil.

İŞ OLSUN DİYE ALTYAPI!

Geçen on yıl boyunca, anarşistler arasında, Kuzey Amerika’da altyapı gereksinimi üzerine pek çok hararetli tartışma oldu. Açık bir şekilde anarşist olan bir altyapıya olan bu şiddetli arzuya rağmen, bu altyapının neye benzeyebileceğine dair çok az kolektif eylem veya açık görüşler oluştu.

Altyapı denen şey, bunu gerçekleştirmenin yanı sıra üzerine düşünmek için bile fazla büyük görünüyor. Altyapı dediğimizde genellikle ulaşım, iletişim ağları, elektrik şebekesi, kanalizasyon ve barınma gibi şeyler akla geliyor. Ya da, gerçekleşmesi çoğu zaman on yıllarca hatta daha uzun zaman süren, on binlerce insanın çalışmasını gerektiren, milyonlarca dolar maliyeti olan devasa imar projeleri aklımıza geliyor. Altyapı fikrinin çoğumuzu felce uğratması tevekkeli değil! Daha da beteri bu felç, anarşist bir toplumun ayakta kalma şansının olasılığı hakkında büyük bir miktarda şüpheciliğe götürüyor. Buna rağmen, başka bir tür altyapı da var ve bu küçük, özgür ve şenlikli – bugün etrafımızdaki devasa dinozor altyapıya çok yabancı bir altyapı bu. Bizim çabaladığımız şey, mevcut altyapının yalnızca dışında değil, aynı zamanda ona karşı yaşamamıza imkan sağlayacak bir karşı-altyapı.

Karşı-altyapı vuku bulur, hatta planlamadan gerçekleşir bu. Karşı-altyapı sinsidir, kedi adımlarıyla projelerimize sokularak girer. Karşı-altyapı, hemen burnumuzun dibindeki fiziksel çevreye ve günümüz olaylarına tepki olarak organik bir şekilde büyür, işte bu yüzden Bombalara Karşı Sofralar [Food Not Bombs – BKS] ABD’de çok yaygın ve mesela, pek çok aşevi ve devlet yardım programlarının olduğu İskoçya gibi bir ülkede yaygın değil. Özellikle BKS’nin bir ahali anarşizmi niteliği var çünkü acil gereksinimleri karşılamak için bir altyapıdan daha fazlası: BKS, karşılıklı yardıma dayalı hakiki ilişkilerinde yer alanların tümünü güçlendiriyor.

Bedava yemek için Bombalara Karşı Sofralar’a gelen evsiz (ya da, kendi perspektifine göre evden bağımsız) bir kadın, grup için pişirmeye başlama ve kendisini güçlendirme olanağına sahip olur. Kısa bir süre sonra, tüm girişimin ve ayrıca diğer projelerin de ayrılmaz bir parçası haline gelebilir. Bu süreç, aç insanları hareketsiz kılan, uzman üreticiler olarak işlev gören çalışanlardan sadaka alan pasif tüketicilere dönüştüren, devlet (veya cemaat) sponsorlu aşevlerdekinin tam tersidir. Bombalara Karşı Sofralar, halihazırda kültürümüzde olan bir kaç karşı-altyapı gelişmelerinden sadece biridir: atölyeler [infoshops], serbest/ücretsiz mekanlar, Indymedya, İnternet hizmetleri, sağlık ve ilkyardım kolektifleri, ve yiyecek kolektifleri. Mevcut anarşist altyapı mükemmel olmaktan uzak olmasına rağmen (kesinlikle iyi bir kaç anarşist cerraha ihtiyacımız var!) bu altyapı, ders kitaplarının ve gönüllerde yatan aslanların dışında var oluyor. Baskıcı dinozor altyapıdan farklı olarak anarşist karşı-altyapının asıl gücü başkalarına, onu tekrarlamaya ve yaymaya ilham verme becerisinde yatar.

Üç yüzden fazla Bombalara Karşı Sofralar’ı örgütleyen bir efendiler grubu veya yeryüzü üzerinde düzinelerce Indymedya’yı örgütleyen çatlak bir dahi yok. Her birimiz anarşist karşı-altyapının johnny ve jane Appleseed’leri ii olabiliriz. Bunu, dünya çevresinden iyi fikirleri ve stratejileri hasat toplayarak ve yerel düzeyde onların benzerini yaparak yapıyoruz. Tutkularımız ve fikirlerimiz arsız olmalı, öte yandan gündelik zaferlerimizden de ilham almalıyız. Altyapının altyapıyı doğurduğunu fark ederek insanların küçükten başlamaya cesaretlendirilmeye ihtiyaçları var.

Eğer mahallenizde aç insanlar varsa, Devlet’ten kar-amacı-olmayan belgesi almayı, kiralayacak bir yer aramayı veya bir besin ofisinin nasıl yürütüleceğine karar vermeyi dert edinmeyin. Küçük başlayın. Arkadaşlarınızla bir araya gelin, ihtiyacınız olmayan ya da kolayca tekrar yerini doldurabileceğiniz gıdaları arayın ve bir öğünlük yemek yapın. Bir torba dolusu sandviç alıp parka ya da metro istasyonuna gidin ve sandviçleri isteyen herkese dağıtarak bedava yemek partisi verin. Belki etrafınızdaki biri anaakımın haberlerinden bıkmıştır. Indymedya’ya ya da Infoshop’a gidin ve bir haber yazısı alın, onu çoğaltın ve öğlen arasında tartışmak üzere etrafınızdakilere dağıtın. Toplantı yapacak yer yoksa evinizi açın, kütüphanede bir masa işgal edin, ya da parkta buluşun.

Küçük ölçekli altyapının güzelliği, katılımcı olmasıdır. Yalnızca ihtiyaç duyulan bir hizmeti (yemek, mekan, su, ulaşım, vesaire) sağlamakla kalmaz, aynı zamanda hizmet verdiği topluluğa karşı doğrudan sorumludur ve ayrıca insanların birbirinden beceriler öğrenmesine olanak sağlar: topluluğun gereksinimlerinden ve halihazırda mevcut yerel kaynaklar ve becerilerden yararlanır. Adem-i merkezileşmiş altyapının altta yatan avantajı budur: hem katılımcıları hem de bağışçıları güçlendiren bir şekilde, karşılıklı yardımla kendin-yap ahlakını biraraya getirir, üretici ile tüketici arasındaki ayrımı bulanıklaştırır: Salt bir hizmet olmak yerine adem-i merkezileşmiş altyapı, topluluğun değişen gereksinimlerine anında yanıt verebilirken aynı zamanda hizmet sunduğu insanları aslında güçlendirir.

Yapılması gereken başka projeler varken neden anarşistler sınırlı kaynaklarını ve enerjilerini, altyapı üzerinde çalışmak için harcasın? Düzenlenecek protestolar, hazırlanacak sanat yerleştirmeleri, seyredilecek müzik grupları ve yazılacak manifestolar varken neden karşı-yapılar yaratmalı? Bir torba şalgam için külüstür bir araçta sokaklarda dolanıp yaşlı kadınları yerel halk bostanına götürmenin ne politik değeri var? Ülke bir başka deli saçması savaşa hazırlanırken ücretsiz bir çocuk bakıcılığı hizmeti neden açasın? 35.000’den fazla kişi kentimizin sokaklarında yatarken birkaç aile için bir işgal evi açıp tamir etmekte ne gibi bir politik güdü olabilir? Amerikalıların çoğu haberlerini medya patronlarından alırken fotokopiyle çoğaltılmış zine’ı kim ne yapsın? Biz anarşistlerin yapması gereken daha iyi şeyler yok mu?

Kısaca yanıt, çınlayan bir “Hayır”. Bu “daha önemli şeyler”, varlığını sürdürebilen bir anarşist altyapı olmaksızın imkansız. Etkili bir adem-i merkezileşmiş altyapı olmaksızın savaşı durduramaz, IMF toplantısını engelleyemez, veya özgür ve eşitlikçi bir toplum yaratamazsınız. İyi haber ise, bu altyapı, sizin Savaş’a, Devlet’e ve tüm kapitalist sisteme karşı mücadelelerinizde sizin daha etkili olmanızı sağlıyor. İnsanları sokağa çağırmak için, korunak (siper) olduğundan emin olmamız gerekir, yani o sokaklarda yiyecek, iletişim ve hukuki imkanlar ve ilk yardımcıların olduğundan. Biz yalnızca politik varlıklar değil, aynı zamanda besin, su, başımızı koyabileceğimiz bir yer, toplumsal ve politik işlerle haşır neşir olmak için sağlık ihtiyacı olan kanlı canlı hayvanlarız.

Altyapı, yalnızca büyük bürokrasilerin sağlayabileceği bir şey değil. Kayda geçirilmiş tarihin büyük bir kısmında insanlar, hiyerarşik ve zora başvuran kurumlar olmaksızın topluluklarının gereksinimlerini sağladı. Toplum karmaşık ama bu daha çok, güç ve zenginlik istifleyen otoritelerin eğiliminin bir sonucu. Ne kadar açıkça anarşist bir altyapımız olursa, ciddi bir direniş sergilemek için o kadar zamanımız, enerjimiz ve kaynaklarımız olur. Bu nedenlerle, bu altyapıyı inşa etmek, anlamlı bir politik ve kültürel iştir. Topluluklarımızda yararlanılmayan pek çok beceri, malzeme ve fikir var, yeter ki aramayıp bulmaya istekli olalım.

ANARŞİST ÖRGÜTLENMEDE ADEM-İ MERKEZİLEŞME

Anarşist projeler epey uzun zamandır, kitleye dair kibirli fantazilerle kötü yönetildi. Farkında olmaksızın, “daha büyük daha iyidir” inancı, eylemlerimizi ve grupları bu amaca uygun hale getirmemiz gerektiğine dair dinozor (devletçi, kapitalist ve otoriter) inancı benimsedik. Büyük örgütlenmelerin, birlikte çalışan daha küçük ve daha sıkı gruplara göre nadiren daha fazla şey becerdiklerine dair sezgisel anlayışımıza rağmen, kitleye olan arzu güçlü kalmayı sürdürüyor. Bürokrasi merkezileşmesi ve sonuçsuz projeler kabusundan uyanabilmek için projeleri nasıl örgütlediğimizi tekrar inceleyelim. Kitle örgütlenmesinin en önemli unsur olduğunun reddi, güçlenmenin olasılıklarını ve etkili anarşist işi yaratmak ve yeniden keşfetmek için yaşamsaldır.

YAPININ DESPOTLUĞU

Çoğu kitlesel yapılar, alışkanlığın ve ataletin bir sonucudur ve yaratıcı eleştiriden yoksundur. Grupların liderinin olması gerekmesinin ya da oylama yoluyla karar almalarının gerekmesinin “sağduyu” olması gibi, kitleyi arzulamak da aynı şekilde sağduyulu olarak kabul edilir. Anarşistler bile verimlilik, kitle ve birlik adına üstyapıların ve büyük örgütlerin zorunluluğunu kabul etmeye kandırılıyorlar. Bu üstyapılar, meşruluğun bir nişanı haline geldi ve ister basın, polis ya da geleneksel Sol olsun, dışarıdakilerin bizi anlayabilmelerinin çoğunlukla tek kanalıdır. Sonuç, büyük ölçüde kendilerini çoğaltmak için varolan ve ne yazık ki onun dışında çok az şey yapan, alfabenin çeşitli harflerinden oluşan mega gruplardır. Maalesef, işimizin ağır basan mahali olarak üstyapıları kabul etmeye yalnızca kandırılmadık: pek çoğumuz isteyerek bunu destekledi çünkü kitle vaadi baştan çıkarıcı bir vaat.

Büyük koalisyonlar ve üstyapılar, genel olarak yalnızca Solcu gruplar için değil, aynı zamanda anarşist girişimler için de izlenen yöntem [modus operandi] haline geldi. Bu koalisyonlar ve üstyapılar, aktivistlerin kitleye dair kibirli fantazilerine hitap ediyor. En iyi niyetlerimiz ve en çılgın düşlerimiz bile çoğunlukla Bastille’e veya IMF genel merkezine hücum eden, siyahlara kuşanmış güruh imgelerinden başka bir şeye yer bırakmıyor.

Kibirli kitle düşünün bedeli, dehşete düşürecek kadar yüksek ve vaadedilen getirileri asla gelmiyor. Federasyon, merkezi ağlar ve kitlesel örgütler gibi üstyapılar, ayakta kalmak için enerji ve kaynak talep ediyor. Bunlar, içine akıttığınızdan daha fazla enerji üreten daimi-hareket makineleri değil. Bizimki gibi kaynakları ve enerjisi kısıtlı bir toplulukta bir üstyapı, mevcut kaynakların çoğunu tüketebilir, tüm grubu etkisiz kılabilir. Anaakım kar amacı gütmeyen kurumlar, yakın zamanda bu eğilimi gösterdi. Salvation Army gibi büyük örgütler, yaygın olarak paralarının üçte ikisini (ve emeklerinin daha büyük bir kısmını) yalnızca varlıklarını sürdürmek için harcıyor: çalışanlar, sosyal yardım programları, toplantılar ve kamuoyuna görünme. En iyi durumda, üretimlerinin yalnızca üçte biri belirttikleri hedeflere gerçekte gidiyor. Benzer bir eğilim, bizim politik örgütlerimizde tekrarlanıyor.

Büyük koalisyonların ve üstyapıların çoğunun aşırı derece uzun toplantıları olduğunu hepimiz biliyoruz. İşte kıymetli bir egzersiz: fazla uzun bir toplantıda kendinizi sıkılmış bulduğunuz bir dahaki sefer, katılan insanları sayın. Sonra o sayıyı, toplantı kaç saat sürmüşse onla çarpın – bu da size, örgütü canlı tutmak için adanan insan-saat sayısını verecek. Buna ulaşım süresini, sosyal yardım süresini ve toplantıyı tanıtmak için harcanan propagandayı da ekleyin, işte bu size üstyapının açgözlü kursağı tarafından tüketilen saat miktarını yaklaşık olarak verecektir. Bu kabus gibi imgeden sonra durun ve eğer bu muazzam zaman, kaynak ve enerji miktarı, saf saf “aktivizm” diye anılan şeyi yapmak yerine eldeki projeye aslında harcansaydı ne kadar çok şeyin gerçekleştirebileceğini gözünüzde canlandırın.

İLGİ Mİ, FİYASKO MU?

Tüm üstyapılar müsrif değildir ama ideallerimizi ve ilgilerimizi rehin vermemizi gerektirirler. Tanımı gereği koalisyonlar, gündem yaratmayı ve bu gündemleri yürütmeyi amaçlar. Bu yalnızca belli bir toplantının gündemi değil, ne türden işin önemli olduğuna dair daha genel önceliklerle ilgilidir. Anarşist olmayan gruplar arasında bu önceliklendirme çoğunlukla, grubun tüm üyelerinin, gündemin genelini desteklediklerinden emin olmak için örgütsel bir hiyerarşiye götürür.

Bunun yaygın bir örneği, sözleri düzinelerce, yüzlerce, hatta kimi zaman binlerce insanın kanısı olarak kabul edilen basın temsilcilerinin veya sözcülerin rolüdür. Parti çizgisi veya platformu olmayan gruplarda herhangi bir kişinin, birey, ilgi grubu ya da kolektif olarak bizim adımıza konuşmasını kesinlikle kabul etmemeliyiz. Basının gözdeleri veya sözcüler aldatmacası yalnızca sinir bozucu olmakla birlikte üstyapılar, çok daha ciddi sonuçları olan durumlara götürebilir. Kitlesel hareketlenmelerde veya eylemlerde bütün bir koalisyonun kullanacağı taktikler çoğunlukla bir avuç insan tarafından kararlaştırılır. Anarşistler açısından etkinin ve iktidarın az kişinin ellerinde yoğunlaşması basitçe kabul edilemezdir, bununla birlikte, ittifaklar inşa etmek adına fazlasıyla sıklıkla buna razı oluruz.

İnsanların kendi ilgilerine dayanan etkinliklerle uğraşmaları ve yaptığımız işin, anlamlı, üretken ve keyif alınabilir olması gerektiği, uzun zamandır anarşist felsefenin yol gösterici bir ilkesi olageldi. Bu, gönüllü birlikteliğin gizli faydasıdır. Yine sayıları yüzlerce, hatta binlerce insana ulaşabilen büyük yapıların üyelerinin hepsinin benzer ilgileri ve idealleri olması gerektiği inancı küstahlıktır. Konuşma ve tartışma yoluyla herhangi bir grubun, özel gündemlerinin herkes için anlamlı, üretken ve zevkli olacağına dair diğerlerini ikna etmesi gerektiğine inanmak kibirdir.

ÖZGÜRLÜK, GÜVEN VE GERÇEK DAYANIŞMA

İçerisinde serpilebileceğimiz gerçekten özgürleşmiş bir toplum istiyorsak, aynı zamanda güven dolu bir toplum yaratmalıyız. Polis, ordular, yasalar, hükümetler, dini uzmanlar, ve tüm diğer hiyerarşiler esasen güvensizliğe dayanır. Üstyapılar ve koalisyonlar, daha geniş toplumda çok yaygın ve zarar verici olan bu temel güvenmeme halini taklit eder. Sol’un haşmetli geleneğine uygun olarak büyük örgütler bugün, büyüklüklerinden veya misyonlarından dolayı, tüm üyelerinin kararlarını ve eylemlerini çok yakından idare ve kontrol etme hakları olduğuna inanıyor. Pek çok aktivist için, bu kendinden daha büyük bir şey olma hissi, her şeyden önce örgüte biat etmelerini teşvik ediyor. Milliyetçiliği ve vatanseverliği besleyen aynı ilkelerdir. Kendimizin yarattığı ve kendi topluluklarımızda temellenen girişimler ve gruplar içerisinden ilerlemek ve bu grupları inşa etmek yerine, sulandırılmış hedefleri olan daha büyük bir örgüt için çalışıyor, diğerlerini de bize katılmaya ikna etmeyi umuyoruz. Bu, Parti’nin, kısaltması üç harfli grubun ve büyük koalisyonun tuzağıdır.

Büyük gruplarda iktidar, çoğunlukla merkezileşmiştir ve herhangi bir bürokratik örgütlenmede yapıldığı gibi görevliler (veya belli çalışma grupları) tarafından idare edilir ve dağıtılır. Aslında, enerjinin büyük bir bölümü, koalisyondaki diğerlerinden bu iktidarı korumaya adanır. Anarşistleri kendine çekmeye çabalayan gruplarda (örneğin küreselleşme karşıtı, savaş karşıtı koalisyonlarda), iktidarın bu merkezileşmesi, Basın veya Taktik gibi daha kolay görünen belli çalışma gruplarına devredilir, oysa Barınma, Beslenme, İlkyardım, ve Yasal gruplar genellikle daha iyi bir iş çıkarır. Dışarıdan nasıl görünürse görünsün üstyapılar, örgütte çok küçük azınlıkların diğerleri üzerinde orantısız bir etkiye sahip olduğu bir iklimi teşvik eder.

Anarşistler olarak biz, normal olarak, her tür merkezileşmiş iktidar ve iktidar istifleme fikirlerini reddediyoruz. Bir örgütün hayrına ya da aşırı kullanılan “birlik” gibi soyut ilkeler adına, ilgilerimizin ve tutkularımızın yeniden hizaya sokulmasını talep eden her şeye karşı eleştirel olmalıyız. Özerkliğimizi, bizi ondan yoksun bırakmak isteyen üstyapının gösterdiği aynı gaddarlıkla korumalıyız.

Karşılıklı yardım uzun zamandır anarşistlerin birlikte çalışmalarına rehberlik eden bir ilke olageldi: Karşılıklı yardımın paradoksu şudur: kendi özerkliğimizi, ancak başkalarının da özerk olduğuna güvenerek koruyabiliriz. Üstyapılar tam tersini yapıyor, kibirli fantazilerimizle hitap etme ve iktidarı cimrice dağıtma karşılığında, özerkliğimizi ve ilgilere dayalı çalışmayı sınırlandırmaya çalışıyor: adem-i merkezileşme yalnızca (özgürlüğün ayırıcı özelliği olan) özerkliğin değil, aynı zamanda güvenin de temelidir. Hakiki özgürlüğe sahip olmak için, biz de aynı şeyi yaparken diğerlerinin de kendi arzuları ve becerilerine dayalı işlerle meşgul olmalarına izin vermemiz gerekir. Onlardan iktidarı sakınamayız veya onları gündemimizi kabul etmeye zorlayamayız. Sokaklarda ve yerel topluluklarımızda sahip olduğumuz başarılar daima birlikte çalışan gruplardan çıkıyor: bu gruplar mecbur bırakıldığı için veya görev icabıyla değil, hakiki karşılıklı yardım ve dayanışmayla bir arada çalışıyor.

Başkalarını, bizimle koordinasyon halinde kendi işlerini yapmaya cesaretlendirmeyi sürdürmeliyiz. Anarşist topluluklar olarak, eşitler olarak bir araya gelmeliyiz: kimlerle ilgi grubu ya da kolektifler kurmak istediğimize kendimiz karar vermeliyiz. Bu ilkeye uygun olarak her ilgi grubu, hangi gruplarla birlikte çalışmak istediğini özgürce seçebilmeli. Bu ittifaklar, tek bir eylem için ya da sürdürülen bir kampanya için, iki grup ya da yüzlerce grup arasında, haftalarca ya da yıllarca sürebilir. Yaratılma sebebi olan iş değil de daha büyük örgütün kendisi odağımız haline geldiği zaman bu çöküşümüz olur. Bir araya gelmeliyiz ama yalnızca eşit statüde ve yaptığımız işin yönünü ya da şeklini belirleyen ne Devlet, ne tanrı, ne de bir koalisyon gibi hiçbir dış güç olmaksızın bir araya gelmeliyiz. Karşılıklı güven, karşılıklı yardımda cömert olmamızı sağlıyor. Bürokrasiler, resmi usüller, ve büyük toplantılar yabancılaşma ve atomlaşmayı teşvik ederken güven, ilişkileri teşvik ediyor. Başkalarıyla birlikte çalışırken sınırlı enerjilerimizle ve sınırlı kaynaklarımızla cömert olmayı göze alabiliriz çünkü bu ilişkiler gönüllü ilişkilerdir ve eşitlik ilkesine dayanırlar. Hiçbir grup, başkalarıyla çalışma ayrıcalığı için kendi ilgi özerkliğinden veya tutkularından feda etmemeli, bir ilgi grubunda kimlerle çalışacağımız konusunda çok dikkatli olduğumuz gibi aynı şekilde karşılıklı güven duymadığımız gruplarla bir koalisyona katılmayı teklif etmemeliyiz.

Başka gruplarla ve kolektiflerle çalışabiliriz ve çalışmalıyız da ama sadece özerklik ve güven temelinde. Belli bir grubun, diğer tüm grupların kararlarına katılmasını talep etmek hem akılsızca hem de istenilmeyen bir şeydir. Gösteriler sırasında bu ilke, “taktiklerin çeşitliliği” felsefesinin temelidir. Anarşistlerin sokaklarda taktiklerin çeşitliliğini talep ederken sonra daha büyük koalisyonlardan gelen birlik çağrılarının baskısı altına girmesi tuhaftır. Daha iyisini beceremez miyiz? Bereket ki becerebiliriz.

RADİKAL BİR ADEM-İ MERKEZİLEŞME: YENİ BİR BAŞLANGIÇ

O halde çalışmaya büyük koalisyonlarda veya üstyapılarda değil, dostlardan oluşan küçük ilgi gruplarıyla başlayalım. Topluluklarımız bağlamında işin, projelerin ve sorumlulukların radikal bir adem-i merkezileşmesi, anarşist grupların serpilme, belli beceri ve ilgi alanlarına en uygun işi yapma kapasitelerini güçlendirir. İş yapmak için etkisiz, despot üstyapıların tek yol olduğunu kabul etmiyoruz. Mevcut ilgi gruplarını ve kolektifleri güçlendirerek ve destekleyerek bir şeyler yapabiliriz. Devlet, din, bürokrasiler ve şirketlere karşı eleştirel olduğumuz kadar neden büyük federasyonlara, koalisyonlara ve diğer üstyapılara olan gereksinime dair eleştirel olmayalım? Herhangi bir strateji, tüm diğerlerine ebediyen üstün tutulmaması gerekirken yakın zamandaki başarılarımız, bir şeyi elde edebilmek için kimi devasa örgütlerin parçası olmamız gerektiği inancına meydan okuyor. Dünya çevresinde, üstyapıların dışında yapılan binlerce Kendin Yap projesini yabana atmayın. Toplantılara eşitler olarak gelip, tutkularımız ve ideallerimize yaslanarak çalışabilir ve ardından bu ideallerde ortaklaştığımız başkalarını bulabiliriz. Birlikte özerkliğimizi koruyabilir, özgürlük, güven ve gerçek dayanışma için mücadele etmeyi sürdürebiliriz.

VERİMSİZ ÜTOPYA; YA DA KONSENSÜS iii DÜNYAYI NASIL DEĞİŞTİRECEK

Anarşistler tekrar ve tekrar eleştirildi, tutuklandı, verimsiz sayıldığımız için devrim yolunda “yoldaşlar”ımız tarafından öldürüldük. Trotsky, kankası Lenin’e, demiryollarının başında olan anarşistlerin “verimsiz şeytanlar” olduğundan yakındı. “Dakik olmamaları devrimimizi raydan çıkaracak.” Lenin bu görüşe katıldı ve 1919’da Kızıl Muhafızlar, anarşist Kuzey Demiryolu Merkezine saldırdı ve anarşistler “görevlerinden azledildiler”. Verimsiz olma suçlaması anarşistler için yalnızca işlerini kaybetme meselesi değildi, yetkililerin onları katletmeleri için bir bahaneydi. Bugün bile anarşist ilkeler, Sol’da olanlar tarafından yeterince verimli olmamakla şiddetle kınanıyor. Alaya alınıyoruz çünkü gazete satmak yerine bir işgal mekanı açmayı ya da aç olanlar için büyük bir yemek hazırlamayı tercih ediyoruz. Daha geniş aktivist çevresinden gelen bu eleştirilerin çirkin etkileri olageldi. Bu dışarıdan gelen saldırılardan daha rahatsız edici olarak anarşistler, bu eleştirileri içselleştirmeye ve yinelemeye başladı. Aralarından bazıları, görevliler, federasyonlar ve oylama gibi yollarla verimlilik kazanmaya çalıştı. Bütün bunlar, uzun zamandır anarşizmin peşini bırakmayan verimsizlik öcüsünü kaçırmak için yapıldı.

Yutturmacaya kanmayın.

Bunun yerine, verimsizlikten zevk alın ve politik değişimin Ford Fabrikası putperestliğini reddedin. Verimlilik, Kuzey Amerika’da modern yaşamın ayırıcı özelliğidir: arabaya servis yapan fast foodlardan, iyi düzenlenmiş polis devletlerine. Verimlilik, Uluslararası Para Fonu ve dünyayı mahveden tarım ticareti endüstrisi gibi ruhsuz yapıların dünyasının akçesidir. “Daha az zamanda daha çok şey yapma” arzusu kültürümüzde nötr bir güç değildir: sefil uzmanların, kompetanların ve liderlerin cariyesidir.

Herkes verimli hale gelmek için atılmadı. Çeperde başka bir şey mevcut: verimsiz bir ütopya, konsensüs, kolektifler ve kendin-yap ahlakının kültürü. Zamanın satın alınmadığı, satılmadığı ya da kiralanmadığı bir yer; ve hiçbir saat, değerimizin nihai hakemi değil. Kuzey Amerika’daki pek çok insan açısından sorun, yalnızca yoksulluk değil, aslında anlamlı olan şeyleri yapacak zamanın olmamasıdır. Bu, kişisel başarısızlıkların bir belirtisi değil, zaman-takıntılı bir toplumun sonucudur. Bugün verimlilik arzusu, kapitalizmin temeli olan kıtlık modelinden doğuyor. Anlamsız meslekler/işler, kitleye-üretilmiş eğlence, ve aktivistlerin yaygın şikayeti olan bıktırıcı toplantılara saplandığımızda zaman, sınırlı bir kaynak gibi görünüyor. O halde, zamanımızı en iyi şekilde kullanalım! Siyasetimizde ve projelerimizde anarşistler, haklı olarak yolculukta anlam bulmayı istediler, yalnızca planlanan varış yerlerinde değil. Verimsizlik, zamanın kumları ideallerimizi gömmeden ilgilerimizin peşinden gitmemize ve anlamlı işlerle meşgul olmamıza fırsat veriyor. Liselerdeki rehber öğretmenlerinin öğütlerine ve bilgisayarla notlandırılan sınavlara rağmen, hayatta gerçekten ne yapmak istediğinizi bilmek zaman alıyor.

Adı Kuzey Amerika olan verimli distopyada “Vakit Nakittir”. Buna rağmen gerçekten ihtiyacımız olan şeyler için asla yeterince vakit ya da nakit yoktur. Direniş topluluklarımız haklı olarak kendin-yap atölyeleri, eğitimler, buluşmalar ve bir araya gelmeler yoluyla beceri ve bilgi değiştokuşuna oldukça önem verir. Şirketlerin ya da akademik modellerin aksine, kendin-yap tarzı beceri paylaşımı, dostluğa ve karşılıklı güvene dayalı hakiki ilişkileri yaratan, zaman tüketen karşılaşmaları gerektirir. Verimlilik peşinde koştururken ise bunun gibi anlamlı ilişkilerin yerini, profesyonelleşme ve uzmanlara bel bağlama alıyor. Toplantılarımızı yönetmek için gerçekten “profesyonel” kolaylaştırıcılara ihtiyacımız var mı? Beceri paylaşımının aksine profesyonelleşmiş ilişkiler, işlem ister arabanızı tamir ettirmek olsun ister yaşamsal sağlık hizmeti almak olsun, tüm tarafları etkilenmemiş ve daha fazlasını bekler halde bırakır. Tüketici de uzman da kendilerini, yeni beceriler öğrenme ve yeni insanlarla arkadaşlık kurma fırsatı diyerek kandırırlar. Uzman olan, iyi yaptığı ya da üzerinde uzmanlaştığı şeyi yapmaya saplanıp kalır, ve çok ender olarak gerçekten yapmak istediği şeyi yapar. Eşit derecede kapana kısılmış olan tüketici, ilişkiler verimli para değiştokuşuna indirgendiğinde kendi özerkliğini yitirir. Bu yabancılaşmış tüketici, kendi çıkarlarının aleyhine çalışır: kime parasal kaynak sağladığı hakkında çok az bilgisi vardır. Parasını, kendi yerel mahallesini mahveden ve kirasını arttıran emlak soylulaştırıcılarına borç veren bir bankaya yatırıyor olabilir. Çoğu zaman, direniş topluluklarımızda bu kapitalist ilişkileri tekrar ediyor, zamanımızı ve paramızı hakkında hiçbir şey bilmediğimiz örgütlere veriyoruz. Meraklı Jorj Tugayı’nın muzip bir üyesi, bir süre önce elinde devasa bir çöp torbası taşıyarak dolaşan, dev bir savaş karşıtı koalisyonun bir gönüllüsü tarafından kendisinden bağış yapması istendi, gerçek bir gösteri sırasında! O büyük para torbasının gerçekte nereye gideceği sorulduğunda, gönüllü omuzlarını silkti ve gayet açık yüreklilikle “İşin doğrusunu söylemek gerekirse, ben de bilmiyorum. Sadece talimatlara uyuyorum” diye yanıt verdi. Tabii ki biz sonunda paramızı kefalet fonuna bağışladık. Hayatta ve eylemlerde, kimlerle çalıştığınızı bilmeniz gerekiyor, aksi takdirde gönüllü birliktelikler yalnızca bir slogan olarak kalıyor. Ve bütün bunlar zaman alıyor.

Verimsizlik, modern kapitalist Devlet’in ideolojik temellerini çürütür. İşçiler, politik güdümlü verimsizliğin (örneğin, iş yavaşlatma), işyerinde güç kazanmanın önemli bir aracı olduğunu bilir. İş yavaşlatmayı politik sürece ve toplumun tüm kesimlerine yaydığınızı hayal edin. Politik verimsizlik, daha büyük gruplarda otoriter eğilimleri denetlemek için önemli bir araç olabilir. Örneğin, kişisel olmayan, iş yerindekilere benzeyen bir toplantıda, düzenleyenlerin daha önceden belirledikleri eylem planına karşı çıkabilir ve gerçek alternatifleri tartışmak için bir mekan ve zaman talep edebilirsiniz. Çok fazla kere aktivistler, küçük gruplar ve kendi kendini tayin etmiş liderler tarafından yaratılmış miyopik ve kötü yapılmış planlara katılmaya zorlanır. Tıpkı dostlarla birlikte hazırlanmış bir ev yemeği yerine paketlenmiş hazır yemekleri reddettiğimiz gibi aynı şekilde paketlenmiş hazır politikaları reddetmek gerekir.

POLİTİK VERİMSİZLİK

Konsensüs, oylamadan daha uzun sürebilir ama öte yandan oylama da, totaliterlik kadar zaman-verimli değildir. Verimlilik açısından elde edilen küçük kazanım, genelde hakiki katılım ve özerklik pahasına oluyor. En temelinde konsensüs, tüm topluluğun katılımını ve katkısını talep ediyor. Karşılıklı güven olan bir ortamda konsensüs, bir yandan bireylerin ve küçük grupların özerkliğini korurken, otoriteyi gerçekten reddeden pek az karar-alma modellerinden biridir. Konsensüs işlediğinde, herkes katılabilir ve tüm arzular dikkate alınır. İyi bir toplantı ve toplumsal bir ilişki yaratmanın sihirli bir formülü olmamasına rağmen, sahte ittifaklar için asla ideallerimizi ve politikamızı feda etmemeliyiz. Biyolojik çeşitliliği ve etnik çeşitliliği koruyup sürdürmekten bahsediyoruz, peki politik ve taktik çeşitliliği ne olacak? Verimlilik adına her azınlığın, fraksiyonun ya da bireyin sesi feda edildiğinde, siyasetimizin ufku daralıyor. İnsanların etkin katılımı engellendiğinde hepimiz kaybediyoruz. Verimliliği asla etkili olmakla karıştırmayın.

VERİMSİZ ÖRGÜTLENME

İlgi toplulukları genel olarak ordulardan, hiyerarşik örgütlerden veya diğer kitleye dayalı örgütsel modellerden daha az verimlidir. Yapıları gereği ilgi grupları, her bireyin fikrini ciddiye alır. Liderlerinin tek taraflı karar aldığı bir partiye göre bu çok daha az verimli bir örgütlenme ilkesidir. İlgi grupları, boyutları, verimlilik ve kaynakların kullanımı konusundaki eksiklerini, katılım, hakiki deneyimler ve dayanışmayla fazlasıyla telafi ediyor. Öte yandan Sol’daki dinozorlar bize, ordularımızın olması gerektiğini, devlet yönetimini ele geçirmemiz gerektiğini ve hepsinden öte, “kazanmak” için devlet-gibi olmamız gerektiğini söylüyor. Neden kendi direnişimizin koşullarını Devlet’in belirlemesine izin verelim ki? Anarşistler daha esnek stratejiler bulabilir. Ağlarımız neyse ki sonu gelmeyen toplantılardan ve katı ilkeler platformundan yoksun. Bunun yerine, düzensiz toplanmalarımız, belirli projeler için randevularımız, birden çok becerimiz, sağlam dostluklarımız ve örgütsel hiyerarşiler tarafından kısıtlanmayan sınırsız emellerimiz var. Bu güven ağları sayesinde insanlar, devam etmek için gereken bakım ve sıcaklığı alırken, en ölçüsüz eylemlerle ilgili rahat hissedebilir. Bu modeller, evladiyelik ve kalıcı olmayabilir ama anlamını yitirene kadar hantal adımlarla dolanan resmi partiler ve diğer verimli örgütlerden farklı olarak, pek ender olarak kullanışlıklarından daha uzun yaşıyorlar.

İnsanüstü bir şekilde verimli olma çabasıyla, her beklenmedik durum için önceden plan yapmamız gerekmiyor. Anarşistler birbirine ve dostlarına göz kulak olur. Belli sayıda müzik grupları, grevdeki yerel bir grup yararına bir gösteri düzenlemek için bir araya gelir ve para ihtiyacı olanlara verildikten sonra yollarına devam eder. Bu ilişkiler, karşılıklı olarak faydalı olabilir, belki de o müzisyenlerin, bir sonraki hafta işgal mekanlarını savunmak için grevcilerin yardımına ihtiyacı olacak!

Bu, aylık aidat toplayan ve bunu “doğru zamanda” kullanmak üzere savaş kutusunda biriktiren pek çok örgüte taban tabana zıttır. Çoğu insanın yalnızca kalabalıkta bir yüz olarak kaldığı büyük grupların aksine verimsiz örgütler, her bireyin, diğerleriyle işbirliği halinde, yeteneklerinin elverdiği azami seviyede kendilerini ifade etmelerine olanak sağlar. Bizim ağlarımızın görevlileri, bir manifestosu, hatta bir adı bile olması gerekmiyor. Böylesi ağlar, yerleşik politik sisteme dikkate değer bir alternatif olur mu? Sadece birkaç yıl önce ordunun biricik düşünce kuruluşu RAND Corp., 1999 yılında Seattle’daki WTO [Dünya Ticaret Örgütü] karşıtı protestoların izinsiz ve önceden belirlenmeyen unsurları hakkında şunları yazmıştı:

“Modern teknolojileri, özellikle canlı İnternet paylaşımlarını son derece iyi kullanan anarşistler, ağ halinde bağlantıdaki lidersiz “ilgi grupları” tarafından koordine edilen, nabız gibi atan ve yığışan taktikler sayesinde eşzamanlı eylemler gerçekleştirebildiler. Bu da, daha hızlı yanıt döngülerine sahip, ağla birbirine bağlı hasımla karşılaştığında hiyerarşik örgütlerin yüzleştiği zorlukların bir örneği haline geldi. Bu ağ örgütlenmesini ve taktikleri benimsemiş gevşek örgütlenmiş koalisyon, polisin görünüşte kaotik Seattle kargaşasıyla mücadele etmek için gerekli durumsal farkındalığı kazanma çabalarına ket vurdu.”

Bir şeyleri kesinlikle doğru yapıyoruz!

VERİMSİZ PROPAGANDA

Nitelikli deneyim talebi, anlamsız nicelikler üreten bir toplumda önemli bir propaganda aracıdır: hiçbirinde bir şey olmayan bir milyar televizyon kanalı. Yüzleştiğimiz zorluklardan bir tanesi, pasif tüketicilerden oluşan bir toplumu, her türlü yola başvurarak, kendi gelecekleri üzerinde etkin ve yaratıcı katılımcılara dönüştürmektir.

İletişim akışlarını açmak, anarşiyi yaratmanın anahtarıdır. Graffiti, fotokopi dergiler, korsan radyolar, karşı-reklamlar, reklam panolarını tahrif etme, ve web siteleri belki kitle medyasının geniş izleyicilerine ulaşamaz ama etkileri hem üretici hem de izleyici açısından daha uzun sürelidir. Daha çok insan “mesaj”ın denetimini ele aldığında, daha çok ses duyulur. Mesajın ve ortamın bu adem-i merkezileşmesi, kendi mesajlarını oluşturmak için bilgiyi insafsızca korsanlayan ve yaratan bir propagandacılar kültürü yaratır. Herkes kendi sesini duyurabildiği zaman, tüketiciyle üretici arasındaki ayrım küçülür. Bağımsız Medya Merkezleri’nin [Indymedya] ardındaki ana kavram budur. En sonunda, medya becerileri öğrenilip paylaşılınca bu ikiliğin tümü yıkılır. Her büyük yürüyüşte düzenleyenlerin dağıttığı, topluca üretilmiş haftanın-konusu pankartlara kıyasla, binlerce farklı sesin kendi durumları üzerine, her biri kendi özgün perspektifini ifade etmesini görmek çok daha etkileyicidir.

Anarşistler yalnızca kendi dinleyicilerini arttırmaya çalışmakla kalmaz, ayrıca ortamların çeşitliliğini ve dinleyicilere ulaşabilen insanları da arttırmak ister. Kendi mesajlarını iletme becerisine sahip propagandacılardan oluşan bir kültür yaratarak iletişimimiz, eşzamanlı olarak hem daha dürüst hem de daha karmaşık hale gelir. Kapitalist reklamlarda bizi en yeni ürünlerini almaya kandırmakta kullanılan hileler, bizim elimizde sistemi parçalarına ayırmak için silahlara dönüşebilir. Coors satan cinsiyetçi bir reklam panosu vegan talebine dönüştürülür, yoldan geçen sürücülerin kafasını karıştırır. Propaganda kitapları, sayfaları yırtılıp fotokopiyle çoğaltıldığında, çalındığında, yeniden yorumlandığında, üzerinde düzeltme yapıldığında ve başkalarına aktarıldığında daha anlamlı hale gelirler.

TAKTİKSEL VERİMSİZLİK

Aktivist mecrasında, taktiklerimizin bazılarında ortaklaşanlara yakın zamanda getirilmiş bir eleştiri: “Siz bir takım örgütlenme karşıtısınız, biz ise kazanmak için savaşıyoruz.” Verimliliğin peşinde koşan aktivistler, anarşist ilkelerin ideal bir dünyada veya teselli edici derecede uzaktaki Devrim’den sonra uygun olacağını ama şimdilik bu ilkelerin kullanışsız, bencil ve tehlikeli olduğuna bizi inandırabilir. Bu aktivistler, siyasi disiplin, verimlilik ve hassasiyetin solmuş bayrakları altında kendini beğenmiş bir şekilde yürür. Aslında ironik olanı, bu yürüyen grupların, en azından toplumsal ve politik değişim söz konusu olduğunda, çoğunlukla sokaktaki en etkisiz gruplar olmasıdır. Amerika’da otuz küsur yıldır ellerde pankartlarla yürümek, kapitalist gücün ve devlet gücünün saldırısına karşı çok az ilerleme kaydetti. Belki de farklı bir şey denemenin vakti gelmiştir? Bu kesinlikle kolay olmayacak. Düşmanlarımız, yolumuza büyük engeller çıkarmaya yetecek kadar birleşmiş. Onların orduları, medyası, parası, kaynakları, hapishaneleri, dinleri ve mevcut iktidar konumlarını altüst etme riski taşıyan herhangi bir devrimci değişimi durdurmak için ellerinin altında sayısız başka araçları var. Bizim verimsiz modellerimiz, olanaklarımızı azami seviyeye çıkardığımızdan emin olmanın en anlamlı yoludur. Konsensüs, tüm katılımcıların bütün fikirlerini kullanabilmemizi sağlar. Projelerimizin en fazla başarı şansının olduğundan emin olmak için herkesin görüşünü dinlemek ve onları ciddiye almak için zaman harcamaya değer. Onlara karşı direnmek, kendi yaşamlarımızı ve toplumumuzu yeniden yapmak için tüm becerilerimize, kaynaklarımıza ve yaratıcılığımıza ihtiyacımız olacak.

İnsanlar, ancak değer verildiklerini, güvenildiklerini ve güvende olduklarını hissettikleri gruplarda, bir projenin sonuçlarını belirleyecek popüler olmayan görüşlerini ve önerilerini sunmak için zaman ayırmaya istekli olacaktır. Sorumluluk, liderlerin, platformların veya soyut dogmaların körü körüne ardından gitmeye değil, dostluğa ve özerkliğe dayalı olmalıdır. Bir ilgi grubundaki her kişi, kendi eylemlerinin, sözlerinin ve davranışlarının hesabını, en güvendiği yoldaşlarına vermelidir. Verimli gruplarda çok yaygın olan karşılıklı suçlamaları ve ithamları reddediyoruz. Her kişi, eylemlerinin sorumluluğunu tam olarak kabul ettiğinde, hiç kimse bir başkasından daha fazla kabahatli olmaz. Hepimiz kendimize hesap verebilir olalım, böylece büyüyebilir ve kendi hatalarımızdan öğrenebilir, başarılarımızın üzerinde yükselebiliriz. İnsanları anlamak, dostluklar ve güven geliştirmek zaman alır. Bir platformu ya da ittifak noktalarını ilan ederek yabancılarla güven ve dayanışma geliştirebileceğimizi düşünmek naifliktir. Siyaset, liderler ya da küflü kitapların kehanette bulunduğu soyut bir zaman çizgisine bağlanmamalı, bunun yerine bizim kendi güdülerimize ve arzularımıza bağlanmalı! Düşünmek, anlamlı ilişkiler oluşturmak ve yolculuktan keyif almak için zaman talep edin. Başarılı olmada herhangi bir şansımız olacaksa, düşmanımızın bizden nefret ettiğinden daha fazla birbirimizi sevmeliyiz. Bunları amaçlarken verimsizliğimiz silahımızdır.

i Metin boyunca “verimlilik” [efficiency] kelimesi, üretken ya da bereketli anlamında değil, daha çok işletmecilik jargonunda kullanılan “randıman”, “bir işi asgari çaba ve zamanla yapabilme becerisi” olarak düşünülmeli. (Ç. n.)

ii Johhny Appleseed (1774-1845), Kuzey Amerika’da Pennsylvania, Ontario, Ohio, Indiana, Illinois, ve ayrıca bugünkü Batı Virginia’nın büyük bir bölümüne elma ağacı ekilmesini sağlayan fidan bahçıvanı. Cömertliği, korumaya verdiği önem ve elmaya düşkünlüğüyle yaşarken bir efsane haline gelmiştir. (Ç. n.)

iii Konsensüs, “fikir birliği, oybirliği, mutabakat, uzlaşı” olarak çevrilebilir, öte yandan karar alma süreçlerinde, bulunanların hepsinin katılımını ve katkısını, ikna olmasını amaçlayan belirli bir usülü, ve bu usülle varılmış kararı da içerir. (Ç. n.)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s