Bir Eylemcinin Düşünceleri

Halil Abdalla

İngiltere’de büyümüş olan Mısırlı bir oyuncu olan Abdalla, Ocak – Şubat 2011’de Tahrir Meydanı’ndaki protestolara katılmış ve bu dönemde kurulan Mosireen Medya Kolektifi’nin kurucularındandır.

Mosireen Medya Kolektifi, 2011 Mısır devrimi sırasında kurulmuş, eğitim, teknik destek, ekipman ve kütüphane yardımı yanı sıra halka açık gösterimler, tartışmalar ve etkinlikler düzenliyor. Film çekimi, montaj, animasyon veya işkence kurbanlarıyla röportaj yapma üzerine atölyeler düzenliyor.

Aşağıdaki metin “Bir Eylemcinin Düşünceleri” başlığıyla, ilk baskısı 2013 yılında İngilizce, Almanca ve Arapça üç dilde yapılmış olan Cairo. Open City: New Testimonies from an Ongoing Revolution [Kahire. Açık Kent: Süregiden Bir Devrimden Yeni Tanıklıklar] isimli serginin aynı isimli kitabından alınmıştır. Bu sergi, 2012 sonu ve 2013 yılında Almanya’nın çeşitli şehirlerinde gösterildi.


Tanıklık

Devrim, bir görme edimidir. Tıpkı bir mucize gibi, ufkun ötesindeymiş gibi gelen şeyleri görünür kılar, iktidar yapılarını odağa getirir, bir zamanlar yıkılmaz görünen şeylere yeni biçim verir. Bu haliyle devrim aynı zamanda, zamanla mücadeledir. Görmüş olduğunuz şeye tepki vermeniz ne kadar sürer? Bu sırada mucizeler hikayelere dönüşür ve hikayelere müdahale etmek çok kolaydır. Daha zaman geçtikçe daha çok hikaye anlatıldı ve mucizeye daha fazla bir aldanma dendi, ve görüntü daha fazla karanlığa dönüştü. Bu mucizevi yolculuğun her adımında şiddet kaçınılmazdır. İnsanlar otoriteyi karşılarına aldıklarında, hakikatin iki tasavvuru varolma mücadelesinde birbirine kilitlenir. Geçmiş ile gelecek üzerindeki hak iddiaları, bir amaç uğruna çarpışır ve çarkın her dönüşünde geride kan izi bırakır.

Mucizeye tanıklık edenin üzerine, diğerlerine karşı bir görev düşer. Gördüğümüz şeyin hikayesi artık bizlere ait değil çünkü bu hikaye her şeyi değiştiriyor. Devrimde bu değişim, uğruna ölmeye değer siyasi gerçekliğin kendisidir; ölüm bir ideal olduğundan değil, ama yaşamın ekonomisi o hale gelmiştir ki ölmeyi göze almak başkaları için yaşamı güvenceye almanın tek yoludur. Bu bayat düzene hakim olan yalanlar kültürü öyle bir kültürdür ki seni katleder, sonra da kimsenin ölmediğini iddia eder. Bir başka, daha karanlık bir mucize.

Bu savaş alanında kıstırılmış bedenler ve onlara kanlarını vermiş olan aileler, onlar bu tarihin gerçek hikaye anlatıcıları. Dağları yerinden oynatan yüreğin hepimize anlatacakları var. Öte yandan bu yüreklerin pek çoğu susturuldu. Tanıklık edimi, bizim en yakın tanığımız haline geliyor.

Bir odaya girdiğinde ve senin üzerinden konuşmak isteyen birinin karşısına geçmek üzere kamerayı açtığında, bu dünyadan bir şey mevcuttur orada. Madem ki neler olduğuna dair deneyimlerini anlatıyorlar, izleyicilerine yürekten inandıklarını gösteriyorlar. Sözleriyle, eğer beni gerçekten duyuyorsan, kör olduğun bir dünyayı göreceksin, diyorlar. Aynı zamanda konuşma yöntemleri ikili: hikayelerine kanıt oluşturmak ve hareket etmek. Kimi zaman yalnızca hareket etmek çünkü hareket en dürüst ifadedir, duymazdan gelindiğinde bile.

Çürük ideolojiler, bir yalanlar kültürüne bağımlı toplumlar yaratıyor. Kimi zaman bu yalanlar rahatlatıcı. Çoğunlukla ise otoriteye hizmet ediyorlar. Otorite yalan söylediğinde, onu devirmek gerekir. Bunun olabilmesi için, yalanların aksini kanıtlaman gerekir. Ama bunu yapmak zaman alır. Kanıt sunma yükümlülüğü, yalan söyleyebilme becerisinden daha uzun süren bir süreçtir, özellikle de o yalan rahatlatıcıysa ve uyku gibi görünmez ise.

Ama birisi senin ne düşündüğünü, sen söylemeden sana söylediğinde o insan senin üzerinde büyük bir etki bırakır. Hikayeleri gizli korkularını haklı çıkardığında, bir sohbet etrafında bir güven süreci başlar. Devrim, çok kısa bir süre içinde muazzam bir toplumsal değişimin mümkün olduğu bir zaman aralığıdır. Başka bir söz söylemeden insanların kolektif olarak bir şeye inandıkları an, koca bir iktidar yapısı kaymaya başlar. Aynı anda inanmaları gerekir, bilhassa lidersiz olduklarında. Dolayısıyla, kısa bir anı yakalamak istiyorsan zamanlama çok önemlidir. Hikayemizin ritmi, tanıklık ifadelerimizin ve tanıklık edimlerimizin ritmidir. Tıpkı bizi korudukları gibi, anlatılarımızı da koruyorlar – yani, nereden geldiğimizin ve ayrıca nereye gittiğimizin hikayesini.

Sözlerimiz, gözlerimiz, kameralarımız, mürekkeplerimiz, hepsi bu iktidar kaymasındaki daha derin hakikatlerin tanıklarıdır. Daima haklı olduğumuz anlamına gelmiyor bu, ama daima salt kanıttan daha hakiki bir şeye uzandığımız anlamına geliyor. Tıpkı bir ufkun başka bir ufuk üzerine yıkıldığını gördüğümüzde olduğu gibi, geleceğin kanıtını arıyoruz. Onu ancak aramaya devam edersen bulabilirsiniz.

O yüzden aranızdan devrimi ve taleplerini susturmaya kalkanlara dikkat edin. Böylesi bir insaniyetin titreşimiyle bir şeyler olduğunda herkes bakar, ve eninde sonunda herkes dinler.

Türbülans

İstikrar bir yalandır. İstikrarın bizi koruduğu fikri bir başka ninnidir. Bizi koruyan şey, sürekli olarak uyum sağlayabilme yeteneğimizdir. Değişim, nostaljiden daha değerlidir. Tıpkı karanlık anlar gibi, güzel anlar kendilerini tekrarlarken, hiçbir tekrar asla aynı değildir. Yenilenme, tekrardan daha iyidir ve daha cüretlidir.

Devrimde cüret etmeli ve yenilgiyi göze almalısın çünkü zaten istikrar diye aşina olduğun şeyin belli bir felaket olduğunu kabul etmişsin. Ama cüret etmek yorucudur ve tembellik bir insan hakkıdır. O halde dengeyi nasıl bulacaksın? Belli bir süre için, bulamayacaksın.

Tükenme noktasına gelme ve ardından tembelliğe gömülme, zorunlu bir ritimdir. Ritimler kolektif eylem için çok önemlidir ve bir ritmi kabullenmek, o ritim yokmuş gibi yapmaktan daha iyidir. Açık denizlerde asla Van Gölü’nde seyrediyormuş gibi yelken açma. Dalgaya karşı seyretmek yerine dalganın peşinden gitmek daha iyidir, tabii zorunda kalmamışsan, ama o zaman da sınırlarını artık biliyorsundur. Deniz, bütün teknelerden daha güçlüdür.

Değişim daima dalgalar halinde gelir, asla düz bir çizgi halinde değil. Bir sonraki dalganın ne zaman geleceğini asla önceden tahmin edemezsin ama fırtınanın yaklaşmakta olduğunu daima bilirsin.

Türbülans bizi otoriteden korur. Anlaşıldığı gibi, otoritenin bizim çıkarımızı düşünmediğini biliyoruz. Dolayısıyla, tehditkar bir ritimde hareket etmeye devam ettiğimiz sürece otoritenin bizi kontrol edemeyeceğini biliyoruz. Tekrar ve tekrar, taleplerimizi istekli olarak asla kabul etmeyeceklerini öğrenmiş bulunuyoruz, o yüzden kabul etmelerini zorunlu kılmamız gerekiyor. Ancak bizi dinledikleri zaman ya da avantajımızı garanti altına aldığımız zaman, durgunluk gelmeye başlayacak.

Ama durgunluk, istikrar değil. Durgunluk, her bireyin kendi hayatını yaşamaya yeniden başlayabildiği ortak bir zeminin bulunmuş olduğunun bir işaretidir, ki orada hikayelerimiz artık tarihimiz olmuştur. Sonsuza kadar birbirimiz için yaşayamayız; o ancak mitolojide olur.

Şehitler

Bu devrim başladığından bu yana binden fazla şehidimiz oldu ve yolculuğumuzun hiçbir noktasında daha fazlasının olacağını bilmiyor değildik. Şehitlerin aileleriyle yüzlerce video kaydedilmiş olmasına rağmen şimdiye kadar hiç kimse bir şehidin konuşmasını kaydetmedi. Ölümlerini önceden biliyor göründükleri zaman bile şehitlerin sözleri ancak geriye dönüp bakıldığında var oluyor ve ölü bedenlerinin imgesi, sıklıkla son bir beyan gibi. Yine de, her biri, bilinçli bir şekilde seçtikleri daha büyük bir mücadelenin sembolleri haline gelirken sözleri ve imgeleri, ailelerinin acılarının kusurlu birer hatırlatıcısı olarak yaşamayı sürdürüyorlar.

Her şehidin tek tek adı bilinmiyor. Hatta kimisi hiç tespit edilmedi. Bazı şehitlerin adlarının diğerlerinden daha yüksek çınlaması son derece adaletsiz ama bu yaşayanların kabahati, şehitlerin değil. Şehitlerden bazıları kimi anların ve belli kimliklerin ikonları haline gelmiş olmalarına rağmen her biri, ilerleyen yolculuğumuzda bir bölüme damgasını vuruyor.

Hiç olmadığı kadar çok tanık ifadeleri, şehitlerin ailelerine ait. Mısır’da şiddet görüntüleri pek çok olağanüstü hakikati ifade etti ama zaman içinde bir ifade biçimi olarak standartlaştılar. Bu görüntülerin söyleyebileceği neredeyse her şey halihazırda söylendi. Bu görüntüler kendilerini tekrarla tüketmiş olmalarına rağmen, konuşulmayı bekleyen hakikatler hala var. İlkeleri somutlaştırmak kolay değil. En başından beri, bu devrimin bir dizi ortak idealler adına savaşıldığı gerçeği, bu ideallerin tek bir kimlikte ya da ideolojik organizasyonda temsil edilmedikleri anlamına geliyor. Buna karşılık, konuşma hakkı, en ender ayrıcalıktır.

Uzmanlar ve siyasetçilerin ikna etme hakkı var. Hepimizin katılma hakkı var. Tartışmasız konuşma hakkı olan yalnız ve yalnız şehit aileleridir. Her birimizin, söylediğimiz veya yazdığımız şeyin kıymetli olabileceği bir an var. Ama konuşma hakkı çok özel bir gömlek, ki belki de bu yüzden devrimimizde yaşayanların, ölü olanları konuşturmasında görüntüler çok önemli bir rol oynadı. Aranızda devrimimizi yalnızca uluslararası medyanın objektifinden görmüş olanlar, muhtemelen bir şehidin annesini veya babasını, abisini ya da ablasını, karısını ya da nişanlısını duymamış olduğunu not etsin.

Bir şehidin cenazesinde ailenin zılgıt çekmesi adettendir. Geleneksel olarak düğünlere saklanan zılgıt, cenazedeki hiçbir sese benzemez. Bu sesi anlıyorsanız, bizim devrimimizi anlayacaksınız demektir.

Kutlama

Dünya, 11 Şubat 2011 günü bir kutlamaya tanık oldu. O günden bu yana dünya, o tasavvuru yok saymaya ve hikayeye, kısaca Müslüman Kardeşler tarafından gasp edilmiş, başarısız bir demokrasiye geçiş süreci diye not düşmeye karar verdi. Diğer bir deyişle, olmakta olanın hikayesine kendi sonunu yazdı, bunu yaparken de insanların bir Mısırlı’ya suç ortağıymışçasına sevinçle yaklaştıkları günleri çıkarıp onların yerine kişinin, tuhaf bir şekilde özür dileyen bir merakla kendisine yaklaşıldığı anları koydu.

Ama gözleriniz o gün sizi yanıltmadı. Mübarek’in devrilmesini görmekten mutlu olan diğer tüm Mısırlılar gibi sen de bir başka sonu fazla erkenden yazdın. Aldatıcı bir son duygusuna bir kehanet yetkisi verildiği o anın geldiğini tekrar tekrar gördük.

Doğrusu bir yıl sonra bile nerede olacağımızı söylemek için çok erken. İki yıldan kısa bir sürede devrim, Mısır’daki üç ana örgütlü güçlerine ağır darbeler indirdi: Polis Devleti, Ordu, ve Müslüman Kardeşler. Her birinin hemen otoritelerini dayatmaya çalışmış olması ve hiçbirinin bunu başaramamış olması gerçeği, halkın iradesiyle Mübarek’in devletinin çözülüşünün hikayesinin sürdüğü anlamına geliyor.

Demokrasinin en önemli özelliğinin, seçim sandığının ötesine giden bir katılım olduğu kolayca unutuluyor. Ulus-devlet açısından her şeyin yolunda olduğu gibi görünen yerlerdeki halinden memnun demokrasinin durumu böyledir, o yüzden korunmaya değer bir devletin teminatının seçim sistemi değil, ama onun etrafındaki her şey olduğunu unuturuz. En savunmasız olanına adaletin herhangi bir biçimini sağlayamayan bir devlet aygıtında, iki faşist otoriter arasında seçmek üzere yapılan seçim, beş para etmez.

Mübarek’in devrilmesinin ikinci yıl dönümünde, çeşitli engelleme girişimlerine rağmen devrimin sürmesini kutlamaya devam ediyoruz. Birkaç gün süreceğini düşündüğümüz bir mücadeleye iki yol sonra hala enerjimizin olduğunu fark etmek çok olağanüstü bir şey.

Tanıklık edimi, gördüklerine dair kendine ve başkalarına neyi itiraf edeceğine dair bir seçimdir. Dünyada olanların çoğuna kör olmamıza rağmen, görebileceğimize inandığımız normal zamanlardaki halinden memnun görme becerimizin bir tuhaflığıdır. Ve yine de tüm dünya, Mübarek’in istifa ettiği günde kutlayacak bir şey gördü. Olduysa, tarihte böylesi birkaç kolektif tanıklık edimi oldu. Onu hala görebilenlerimiz için bu anın kavisini izleyen belli bir tarih olduğunu biliyoruz. Tanıklık ettiğimiz şey sadece bir diktatörün devrilmesi değildi, görülür kılma görevimizin olduğu insani bir tasavvurdu.

Sistemler

Mısır’da olanlar, orada dışarıda olmuyor, hepimize oluyor, tıpkı kendini yakan Muhammed Buazizi’nin bedenine yaptığı gibi şiddetli bir şekilde oluyor. Tıpkı Mısır demokrasisinin bize yeni bir diktatör getirmesi gibi Batı demokrasileri, devirdiğimiz diktatörü sağladı. Demokrasinin araçları, kana susamış diktatörlükleri yaratmaya kullanıldığında, derin ikiyüzlülüğün bir yer sarsıntısı yaratması an meselesidir.

Yani yoksul Mısırlı bir ailenin tanıklığını dinlediğinizde, onlara acımayın, kendinize acıyın, en azından bu konuda bir şeyler yaptığınızı içten içe bildiğiniz zamana kadar.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s