Işık ile Gölge Arasında: Marcos’un Son Sözleri

Subcomandante Marcos’un halka son konuşması, EZLN Genel Komutanlığı tarafından 25 Mayıs 2014 tarihinde yayınlandı. Bildirinin İngilizce çevirisine Enlace Zapatista sayfasından ulaşılabilir. Öldürülen Yoldaş Galeano için yapılan anmada konuşan Subcomandante Marcos, bu konuşmada bundan böyle Marcos’un var olmayacağını ilan ediyor. Bu bildirinin Türkçe çevirisi, daha önce fragmanlar halinde çevrilmişti. Bu özetin, sözün aslına uymadığını, sözdeki öznenin çoğulluğu yansıtamadığını düşündüğümüzden, konuşmanın tümünü olduğu gibi (maalesef İngilizcesinden) çevirmeyi uygun bulduk. Kullanılan görsellerin tümü La Realidad’da Cooperativa de Medios ve Chiapas özerk medyası tarafından çekildi. Kaynak: RoarMag.

IŞIK İLE GÖLGE ARASINDA

La Realidad [Gerçeklik], Yerküre
Mayıs 2014

Yoldaşlar:

İyi geceler, iyi akşamlar ve iyi sabahlar; coğrafyanızda, zamanınızda ve olma biçiminizde hangisiyse.

Çok iyi sabahlar.

Başka yerlerden gelen Altıncı’nın yoldaşlarından, özellikle bağımsız medyadan yoldaşlardan, birazdan söyleyeceklerimden dolayı sizden sabır, hoşgörü ve anlayış istiyorum çünkü bunlar, varlığıma son vermeden önce halka konuştuğum son sözler olacak.

[Altıncı: Lacandón Ormanı’nın Altıncı Bildirisi, 28 Haziran 2005’te EZLN’nin ilan ettiği manifesto]

Size ve bizi dinleyenlere konuşuyorum ve sizin sayenizde bize bakıyorum.

Belki de başta, bu sözler döküldükçe, bir şeylerin yerli yerinde olmadığına, bir şeylerin tam oturmadığına, size birazdan açıklanacak bilmeceyi anlamlandırabilmek için bir ya da birkaç parçanın eksik olduğuna dair bir duygu serpilecek yüreğinizde. Sanki eksik olan hala muallakta gibi.

Birazdan söyleceklerimiz, belki daha sonra –günler, haftalar, aylar, yıllar veya on yıllar sonra– anlaşılacak.

EZLN’nin tüm seviyelerinden yoldaşlarım, beni endişelendirmeyin, çünkü bu gerçekten de bizim yolumuz: daima eksik olanın henüz gelmekte olan olduğunu bilerek yürümek ve mücadele etmek.

Dahası, kimseyi gücendirmeksizin, Zapatista yoldaşların zekası ortalamadan çok yukardadır.

Buna ek olarak, bu kolektif kararın, hem EZLN hem de Altıncı’nın yoldaşlarının önünde ilan edilecek olması bizi mutlu kılıyor ve gururlandırıyor.

Ve bizim “Altıncı” diye adlandırdığımız bu acı, öfke, ve onurlu mücadele takımadalarının, her nerede iseler, birazdan söyleyeceklerimi özgür, alternatif ve bağımsız medya sayesinde duyacak olmaları ne kadar harika.

Bugün burada ne olduğu bilmek isteyen herkes, öğrenmek için bağımsız medyaya başvuracak.

O halde, başlıyoruz. Zapatista Gerçekliği’ne [La Realidad] hoşgeldiniz.

LaRealidad04

I. Zor bir karar.

1994’te kan ve ateşle püskürdüğümüzde ve sekteye uğrattığımızda bu, biz Zapatistalar için savaşın başlangıcı değildi.

Ölüm ve yıkımıyla yukarının savaşına, onun el koymasına ve aşağılamasına, sömürmesine ve yenilen üzerinde empoze ettiği sessizliğe yüzyıllar boyunca katlandık.

Bizim için 1994’te başlayan, yukarıdakilere karşı, onların dünyasına karşı aşağıdakilerin savaşının pek çok anından biridir.

Bu direniş savaşı, beş kıtanın herhangi bir köşesinde, kırlarında ve dağlarında, her gün gece gündüz verildi.

Bu bizim için, tıpkı aşağıdan pek çokları için olduğu gibi, neoliberalizme karşı ve insanlık savaşıydı ve hala öyledir.

Ölüme karşı, yaşamı talep ediyoruz.
Sessizliğe karşı, sözü ve saygıyı talep ediyoruz.
Unutulmaya karşı, hafızayı.
Aşağılama ve hor görmeye karşı, onuru.
Zulme karşı, isyanı.
Köleliğe karşı, özgürlüğü.
Dayatmaya karşı, demokrasiyi.
Suça karşı, adaleti.

Damarlarında bir damla insanlık kalmış olan her kim ki bu talepleri sorgulayabilir?

Ve pek çoğu o zaman bizi dinledi.

Yürüttüğümüz savaş, yakında ve uzakta, dikkatli ve cömert kulaklara ve yüreklere varma ayrıcalığını bize verdi.

O zaman da yoksun olduğumuz şeyden yoksun olmamıza ve gelmekte olandan mahrum olmamıza rağmen, ötekinin bakışını, onların kulaklarını ve yüreklerini yakalamayı becerdik.

İşte o zaman, çok kritik bir soruyu yanıtlamamız gerektiğini gördük.

Sırada ne var?”

Savaşın arifesinin kasvetli öngörülerinde, herhangi bir soru sormanın hiçbir olanağı yoktu. Ve böylece bu soru, bizi başka sorulara götürdü:

Arkamızdan gelenleri, ölüm yoluna mı hazırlamalıyız?
Daha iyi ve daha fazla
sayıda askerler mi yetiştirmeliyiz?
Y
ıpranmış savaş makinemizi iyileştirmeye mi çaba harcamalıyız?
Yeni saldırılar hazırlarken, barışa yönelik bir eğilim ve diyalog görüntüsü mü vermeliyiz?
Öl ya da öldür mü, tek kader midir?
Yahut, yukarıdakilerin kırdığı ve kırmaya devam ettiği
yaşamın yolunu yeniden mi inşa etmeliyiz?

LaRealidad12

Yalnızca yerli halklara değil, işçilere, öğrencilere, öğretmenlere, gençlere, köylülere, ve yukarıda kutlanan, aşağıdaysa zulmedilen ve cezalandırılan farklılıklara sahip herkese ait olan yol.

Başkalarının İktidara kiraladığı yolu biz kanımızla mı süslemeliydik ya da olduğumuz şeye, yani yerli halk, yeryüzünün ve hafızanın koruyucuları olana doğru mu yüreğimizi ve bakışımızı çevirmeliydik?

O zaman kimse dinlemedi ama sözlerimiz olan ilk mırıldanmalarımızda, içinde olduğumuz ikilemin müzakereyle savaşmak arasında değil, ölmekle yaşamak arasında olduğunu not düştük.

O zaman bu ilk ikilemin bireysel bir ikilem olmadığını farketmiş olan kim varsa, o kişi son 20 yıl boyunca Zapatista gerçekliğinde ne olduğunu belki de daha iyi kavramıştır.

Ama size, bu soruyla ve bu ikilemle karşılaştığımızı anlatıyordum.

Ve bir tercih yaptık.

Ve kendimizi gerillalar, askerler ve bölükler yetiştirmeye adamak yerine eğitim ve sağlık destekçileri yetiştirdik, bugün dünyayı şaşırtan özerkliğimizin temellerini inşa etmeye giriştik.

Kışlalar inşa etmek, silahlarımızı geliştirmek, duvarlar inşa edip hendekler kazmak yerine, okullar, hastaneler, sağlık merkezleri inşa ettik; yaşam koşullarımızı iyileştirdik.

Aşağıdan olanların kişiselleşmiş ölümlerinin tapınağında bir yer için savaşmak yerine, yaşamı inşa etmeyi seçtik.

Bütün bunlar, sessiz olduğu için daha az ölümcül olmayan bir savaşın ortasında oldu.

Çünkü, yoldaşlar, “Yalnız Değilsin” diye bağırmak başka bir şey, bir sıra federal silahlı birliğin karşısında sadece bedeninle durmak başka bir şey, ve Chiapas’ın Dağlık Bölge’sinde olan buydu. Ve eğer şanslıysan, biri bunu öğrenir, ve biraz daha şansın varsa o öğrenen kişi öfkelenir, ve o zaman, biraz daha da şansla öfkelenen kişi bununla ilgili bir şey yapar.

Bu sırada, tanklar Zapatista kadınlar tarafından durduruluyordu; cephane yokluğunda hakaretler ve taşlar, çelikten yılanı geri çekilmeye zorlar.

Ve Chiapas’ın Kuzey Bölgesi’nde, sonrasında milis olarak geri dönüştürülebilecek olan [toprak sahipleri tarafından kiralanan silahlı çeteler] guardias blancas‘ın doğuşuna ve gelişmesine, Tzotz Choj Bölgesinde, ismen bile “bağımsız” olma işaretini taşımayan çiftçi örgütlenmelerin daimi saldırılarına; ve Selva Tzeltal Bölgesinde kontralar ile milislerin birleşimine karşı dayanmak.

LaRealidad05

Duruma göre “Hepimiz Marcos’uz” ya da “Hepimiz Marcos değiliz” demek başka bir şey, savaş makinesinin bütün zulmüne katlanmak çok başka bir şey: toplulukların saldırıya uğraması, dağların “taranması”, eğitimli saldırı köpeklerinin kullanılması, ceiba ağaçlarının tepesini yok eden silahlı helikopterlerin dönen pervaneleri, 1994 Ocak ayının ilk günlerinde doğan ve 1995’te, şimdi çokuluslu bir şirketin çalışanı olan yönetimin geri kalan yıllarında da histerik bir seviyeye ulaşan “Ölü ya da Diri Aranıyor”, ki bu Selva Fronteriza bölgesi 1995’ten itibaren bunlara muzdarip oldu ve orasının da aynı silsileyle çiftçi örgütleri, milis, ordulaşma ve tacize maruz kaldığını eklemek gerekir.

Eğer bütün bunlarda bir efsane varsa, o efsane bu kar maskesi değil; o günlerden bu yana, hayli eğitimli kişilerce bile tekrarlanagelen, Zapatistalara karşı savaşın yalnızca 12 gün sürdüğüdür.

Bunu ayrıntılarıyla tekrar anlatmayacağım. Bir nebze eleştirel bir tabiatı ve ciddiyeti olan biri tarihi yeniden kurabilir ve ekleyip çıkararak meselenin özüne ulaşabilir ve o zaman, polis ve askerden daha fazla muhabir olup olmadığını, tehdit ve hakaretten daha fazla pohpohlama olup olmadığını, reklamı yapılan bedelin kar maskesini görmek mi yoksa onu “ölü ya da diri” yakalamak olup olmadığını söyleyebilir.

Bu koşullar altında, kimi zaman yalnız kendi gücümüzle, başka zamanlarda da dünya çevresinden iyi insanların cömert ve koşulsuz destekleriyle, -henüz tamamlanmadığı doğru ama yine de tanımlanmış olan- olduğumuz şeyi kurmaya doğru ilerledik.

O yüzden, aşağıdan mı yoksa yukarıdan mı baktığınıza bağlı olarak talihli veya talihsiz bir şekilde, “İşte buradayız, tüm zamanın ölüleri, bu defa yaşamak için tekrar ölüyoruz” demek yalnızca bir ifade değil. Bu gerçek.

Ve neredeyse 20 yıl sonra…

21 Aralık 2012’de, her zaman olduğu gibi aşağıdan olanlara felaket anlamına gelen, başka zamanlarda vaaz ettikleri gibi siyasalla ezoterik olan kesiştiğinde, 1994 Ocak ayındaki el çabukluğunu tekrarladık ve tek bir kurşun atmadan, yalnızca sessizliğimizle, ırkçılık ve küçümsemenin beşiği ve yuvası olan şehirlerin küstah gururunu bir kere daha kırdık.

1 Ocak 1994’te şehirleri koruyan garnizonlara saldıran ve bozguna uğratan binlerce yüzü saklı kadın ve erkek olduysa, 21 Aralık 2012’de, kaydebilmelerimizin kutlandığı bu binaları, kelime kullanmaksızın ele geçiren on binler oldu. EZLN’nin ortadan yokolmadığı gibi zayıflamamış olduğu, aksine hem nicelik hem de nitelik açısından büyümüş olduğu su götürmez gerçeği, bu 20 yıl süresince EZLN ve topluluklar içerisinde bir şeylerin değişmiş olduğunu anlamak için ortalama bir zeka yeterli olurdu.

Belki de birkaç insandan daha fazlası yanlış seçimi yapmış olduğumuzu; bir ordunun barışı elde etmeye çabalayamayacağını ve çabalamaması gerektiğini düşünüyor.

Bu seçimi pek çok nedenle yaptık, doğru, ama öncelikli neden o zaman da şimdi de, bizim nihayetinde bu yolla [bir ordu olarak] ortadan kaybolabileceğimizdi.

Belki de doğrudur. Belki de, ölüme tapınmak yerine yaşamı büyütmeyi seçmemiz yanlıştı.

Ama bu seçimi, dışarıdakileri dinleyerek yapmadık. Ölecek olanlar diğerleri olduğu sürece daima ölümüne savaşta ısrar edenleri ve bunu talep edenleri dinlemedik.

Votán kolektifi olarak, içimize bakarak ve içimizi dinleyerek bu seçimi yaptık.

İsyanı seçtik, yani, yaşamı.

Bu demek değil ki yukarıdan savaşın bizim üzerimizdeki tahakkümünü yeniden kurmaya çalışacağını ve çalışmayı sürdüreceğini bilmiyorduk.

Olduğumuz şeyi ve olduğumuz biçimi tekrar ve tekrar savunmak zorunda olacağımızı biliyorduk ve şimdi de biliyoruz.

Yaşamın olabilmesi için ölümün olmaya devam edeceğini biliyorduk ve şimdi de biliyoruz.

Yaşamak için öldüğümüzü biliyorduk ve şimdi de biliyoruz.

LaRealidad17

II. Yenilgi?

Orada dışarıda diyorlar ki, kendimiz adına hiçbir şey başarmamışız.

Böylesi kendinden eminlikle bu pozisyona tutunmaları bizi daima şaşırtıyor.

Kumandanların oğullarının ve kızlarının, yurtdışında seyahatler yapıyor, özel okullarda eğitim görüyor, ve iş yaşamında ya da siyasi çevrelerde yüksek mevkilere geliyor olması gerektiğini düşünüyorlar. Toprağı işlemek, ter ve kararlılıkla kendi yiyeceklerini üretmek yerine sosyal çevrelerde parlayıp, klüplerde gönül eğlendirmeleri, lüks içinde gösteriş yapmaları gerektiğini düşünüyorlar.

Belki de alt kumandanlar [subcomandantes] üremeliler ve işlerini, avantalarını ve mevkilerini çocuklarına devretmeli, tıpkı yelpazenin her alanından siyasilerin yaptığı gibi.

Belki de CIOAC-H’nin [Ziraat İşçileri ve Köylülerin Tarihi Bağımsız Merkezi] ve diğer köylü örgütlerinin liderleri gibi, yukarıdan gelen ve suç oluşturan emirleri yerine getirme karşılığında, projeler ve parasal kaynaklar olarak ayrıcalık ve ödeme edinmeli, tabana birkaç kırıntı bırakıp en büyük payı kendimize ayırmalıyız.

Gerçekten de doğru, bunların hiçbirini kendimiz için yapmadık. İnanması zor olsa da, o “Kendimize Hiçbir Şey”den 20 yıl sonra bunun sadece bir slogan, pankartlar ve şarkılar için uygun bir cümle olmak yerine bir gerçeklik, gerçeğin ta kendisi olduğu ortaya çıktı.

Eğer hesap sorulabilir olmak başarısızlığın işaretiyse o zaman hesap sorulamazlık başarıya, İktidara giden yoldur.

Ama bizim gitmek istediğimiz yer orası değil.

Bu parametreler içerisinde, başarılı olmak yerine başarısız olmayı tercih ediyoruz.

LaRealidad07

III. El verme veya değişim

Bu 20 yıl içerisinde EZLN içerisinde birden çok ve karmaşık el verme veya değişim oldu.

Kimileri yalnızca bariz olanı, yani nesil değişimini farketti.

Bugün, mücadeleyi ileriye götüren ve direnişi yöneten, başkaldırının başlangıcında yaşı küçük olanlar ve hatta doğmamış olanlardır.

Ama uzmanların bir kısmı başka tür değişimleri dikkate almadı:

Sınıf değişimini: eğitimli orta sınıftan yerli köylülere.
Irk değişimini:
mestizo [melezlerin] liderliğinden salt yerlilerden oluşan liderliğe.

Ve en önemlisi, düşünmedeki değişim: devrimci vangardizmden [öncücülük] “itaat ederek yönetmeye”; yukarıdaki İktidarı ele geçirmek yerine aşağıdan iktidarı yaratmaya; profesyonel siyasetten gündelik siyasete; liderlerden insanlara; cinsiyetin ötekileştirilmesinden kadınların doğrudan katılımına; ötekiyle alay etmekten farklılıkların kutlanmasına.

Bu konuyu daha fazla açmayacağım çünkü “Zapatistalara Göre Özgürlük” dersi, örgütlü topraklarda ünlü bir şahsa topluluktan daha fazla değer verilip verilmediğini doğrulama fırsatıydı.

Şahsen, tarihin insanlar tarafından yapıldığını onaylayan, düşünen insanların, “uzmanlar”ın bulunmadığı bir yerde halkın mevcut yönetimi karşısında neden bu kadar korktuklarını anlamıyorum.

İnsanların kendilerini yönetmesi, kendi adımlarını kendilerinin belirlemesi neden onları bu kadar korkutuyor?

İtaat ederek yönetmek” sözü karşısında neden başlarını kınayarak sallıyorlar?

Bireycilik mezhebi, vangardizm mezhebinde en fanatik uç noktasını buluyor.

Ve tam da bu, yerlilerin yönetmesi ve şimdi yerli bir insanın sözcü ve önder olması onları çok korkutuyor, tiksindiriyor ve nihayetinde, öncüler, patronlar ve liderler bekleyen birilerini aramaya götürüyor. Çünkü solda da ırkçılık var, hepsinden çok da devrimci olduğunu iddia eden solda.

Ama ezetaelene [EZLN] bu türden değil. Bu yüzden herhangi biri Zapatista olamaz.

LaRealidad14

IV. Değişen ve biçimlenebilen bir hologram. Olmayacak olan.

1994 şafağının öncesinde 10 yılımı bu dağlarda geçirdim. Ölümünde hepimizin kısmen öldüğü kimileriyle karşılaştım ve şahsen ilişki kurdum. O zamandan beri, bugün burada olan başkalarını tanıdım ve onlarla ilişki kurdum.

Pek çok sabahın erken saatlerinde, bana anlattıkları hikayeleri, sessizlikleri, elleri ve bakışlarıyla resmettikleri dünyaları, bir başka şeye, daha ötedeki bir şeye işaret etme ısrarlarını sindirmeye çalışırken buldum kendimi.

O çok başka, çok uzak, çok yabancı dünya bir rüya mıydı?

Bazen, bizden çok daha ileri gitmiş olduklarını, bizi yönlendirmiş ve şimdi de bize rehberlik eden kelimelerin, takvimi olmayan zamanlardan geldiğini, belirsiz coğrafyalarda kaybolmuş olduklarını düşünürdüm: onurlu güney daima tüm ana yönlerde her zaman mevcut olurdu.

Daha sonraları, bana isabetsiz, dolayısıyla ihtimal dışı bir dünyayı anlatmadıklarını öğrendim.

O dünya zaten ortaya çıkmaktaydı.

Ve siz? Görmediniz mi? Ya şimdi görmüyor musunuz?

Aşağıdan olan kimseyi kandırmadık. Piramit yapısı, merkez komutası, emirleri yukarıdan aşağıya yağan bir ordu olduğumuz gerçeğini saklamadık. Liberterlerin gözüne girmek için ya da trendlere göre hareket etmek için olduğumuz şeyi reddetmedik.

Ama herkes şimdi bizimkinin, yerine geçen veya empoze eden bir ordu olup olmadığını görebilir.

Ve şunu demek için yoldaş Subcomandante Insurgente Moisés’ten izin aldığımı söylemem gerekir:

İyi ya da kötü şimdiye kadar yaptığımız her şey, silahlı bir ordu, Zapatista Ulusal Bağımsızlık Ordusu, olmadan mümkün olamazdı; o olmasaydı, meşru şiddet hakkını kullanan kötü yönetime karşı ayaklanamazdık. Yukarıdan gelen şiddetin karşısında aşağıdan yükselen şiddet.

Biz savaşçıyız ve savaşçı olarak rolümüzü ve zamanımızı biliyoruz.

1994 yılının ilk ayının ilk gününde sabahın en erken saatlerinde, devlerden yani yerli isyancılardan oluşan bir ordu, adımlarıyla dünyayı sarsmak üzere şehirlere indi.

Yalnızca birkaç gün sonra, düşen askerlerimizin kanı henüz şehir sokaklarında tazeyken, dışarıda olanların bizi görmediklerini farkettik.

Yerlilere yukarıdan bakmaya alışmış olduklarından, bize bakmak için bakışlarını yukarıya kaldırmadılar.

Küçük düşürüldüğümüzü görmeye alışmış olduklarından yürekleri, bizim onurlu isyanımızı anlamadı.

Bakışları, kar maskesi takmış gördükleri tek mestizo‘ya [meleze] takıldı, yani bizi görmediler.

O zaman otoritelerimiz, kumandanlarımız bize dedi ki:

Yalnızca kendileri kadar küçük olanları görebiliyorlar. O halde birini onlar kadar küçük kılalım böylece onu görebilir ve onun sayesinde bizi görebilirler.”

Böylece, olduğumuz gibi yerli yürekten hain bir hamle, korkunç ve muhteşem bir sihirbazlık numarası, modernitenin kalelerinden birine, yani medyaya meydan okuyan yerli bilgeliğiyle topyekun bir dikkat dağıtma manevrası başladı.

Ve böylece “Marcos” adındaki karakterin inşası başladı.

LaRealidad11

Şu akıl yürütmede beni takip etmenizi istiyorum:

Varsayalım bir suçluyu etkisiz hale getirmenin başka bir yolu var. Örneğin, onların cinayet silahını yaratmak ve onları bu silahın etkili olduğuna ikna etmek, bu etkili olmaya dayanarak tüm planlarını kurmakta onlara katılmak, böylece silahı kullanmaya hazır olduklarında “silah” aslında her zaman olduğu şey olmaya geri dönecek: bir ilüzyon.

Tüm sistem, ama hepsinden çok sistemin medyası, ünlüler yaratıp sonra o ünlüler kendi tasarılarına uymazsa onları mahvetme oyununu oynuyor.

Medyanın gücü, kimi anacaklarına ve kimi susturacaklarına karar verdikleri o anda, kimin ve neyin varolduğuna karar vermesinde yatıyor (sosyal medyanın da gösterdiği gibi bu artık böyle değil).

Ama gerçekten de bana aldırış etmeyin, bu 20 yıl boyunca görüldüğü gibi kitle iletişimi hakkında hiçbir şey bilmiyorum. İşin aslı, bu SupMarcos bir sözcü olmaktan, dikkat dağıtıcı biri olmaya evrildi.

Savaş yolu, yani ölüm yolu bizim 10 senemizi aldıysa, yaşam yolu çok daha fazla zaman ve çok daha fazla çaba gerektiriyordu, ve elbette daha fazla kan.

Çünkü, siz inanmayabilirsiniz ama, ölmek, yaşamaktan daha kolaydır.

Olmak için ve bizi olduğumuz gibi nasıl göreceklerini bilecek olanları bulmak için zamana ihtiyacımız vardı.

Bizi yukarıdan ya da aşağıdan değil, yüz yüze, bir yoldaşın bakışıyla görecek olanları bulmamız için zamana ihtiyacımız vardı.

İşte o zaman, dediğim gibi, bu karakterin inşası işi başladı.

Marcos’un gözleri, tamamen söyleşiyi kimin yaptığına ve fotoğrafı kimin çektiğine bağlı olarak, bir gün mavi, bir başka gün yeşil, kahverengi, ela, ya da siyahtı. Profesyonel futbol takımında yedek oyuncuydu, büyük bir mağaza zincirinde tezgahtar, özel şoför, filozof, film yönetmeni, ve o takvimlerde ve farklı coğrafyalarda ücretli basında bulunabilecek teferruatlardı. Her duruma, yani her röportaja uygun bir Marcos vardı. Ve inanın bana, bu kolay değildi, o zaman Wikipedia da yoktu, ve eğer İspanya’dan biri gelecek olsa, Corte Inglés‘in tipik bir İngiliz usülü giyim mi, gıda mı yoksa büyük bir mağaza zinciri mi olduğunu araştırmamız gerekiyordu.

Eğer Marcos’un karakterini tanımlamam gerekirse, kuşkusuz renkli bir tezgah olduğunu söyleyebilirim.

Beni anlayabilmeniz için, Marcos’un Bağımsız-Olmayan Basın olduğunu söyleyebiliriz (bu ücretli basından olmakla aynı şey değil).

Bu karakteri inşa ederken ve sürdürürken birkaç hata yaptık.

Hata yapmak insana özgüdür” derler.

Daha ilk yıldan, olası tüm “Marcosların”, denir ya, repertuarını tükettik. Böylece 1995 yılının başında zor durumdaydık ve toplulukların çalışmaları da ilk adımlarını atıyordu.

Böylece 1995 yılında ne yapacağımızı bilmiyorduk. Tam da o zaman Zedillo [1994-2000 Meksika Başkanı] yanına PAN’ı [Ulusal Eylem Partisi] almış, kalıntıları aramada bulunan bilimsel yöntemin aynısını, yani, ezoterik aşırma yöntemini kullanarak Marcos’u “keşfetti”.

Tampico’lu adamın hikayesi bize biraz nefes aldırdı ama sonrasında Paca de Lozano’nun foyası bizi, ücretli basının Marcos’un “maskesinin düşmesini” de sorgulayacağına ve bunun da bir başka hile olduğunu keşfedeceğine dair endişelendirdi. Neyse ki bu olmadı. Ve bunda olduğu gibi medya, dedikodu tepesinden gelen benzer parçaları yutmaya devam etti. Bir süre sonra, Tampico’dan gelen adam bu topraklarda burada ortaya çıktı. Subcomandante Insurgente Moisés ile birlikte kendisiyle konuştuk. Birlikte bir basın toplantısı düzenlemeyi önerdik; böylece onunla Marcos’un aynı kişiler olmadığı ortaya çıkacaktı ve o da kendisini baskıdan kurtabilirdi. İstemedi. Burada yaşamaya gelmişti. Bir kaç kere gitti, anne babasının cenaze törenlerinin fotoğraflarında yüzü görülebilir. İsterseniz kendisiyle röportaj da yapabilirsiniz. Şimdi bir toplulukta yaşıyor, şeyde…

[Burada konuşmacı duraklıyor ve Subcomandante Insurgente Moisés’e doğru eğiliyor, yer adı vermenin uygun olup olmadığını soruyor ve kesin bir “Hayır” yanıtı alıyor.]

LaRealidad06

 

Ah, bu adamın tam olarak nerede yaşadığını bilmenizi istemiyor. Daha fazla anlatmak istemiyoruz, böylece eğer bir gün isterse kendisi 9 Şubat 1995’ten bu yana neler yaşadığının hikayesini anlatabilir. Kendi adımıza, zaman zaman SupMarcos‘un bir numara ya da bir hologram olmadığını, aksine şimdi acı veren Tamaulipas’tan bir üniversite profesörü olduğuna dair “kesinlik” sağlamak için kullandığımız bilgileri verdiği için kendisine teşekkür etmek isteriz.

Bu arada, sizi, şimdi burada olanları ve şimdi burada olmayan ama bizimle olanları aramayı sürdürdük.

Ötekiyle, öteki yoldaşla karşılaşmak üzere çeşitli girişimler başlattık. İhtiyacımız olan ve layık olduğumuz bakış ve kulakla karşılaşmak için farklı girişimler denedik.

Bu sırada, üzerine az ya da çok konuşulmuş olan ama aracılar olmaksızın doğrudan doğrulanabilecek olan sorumluluklarımızın değişimi ya da devredilmesi gibi topluluklarımız da ilerlemeyi sürdürdü.

O başka şeyi ararken defalarca başarısız olduk.

Karşılaştığımız kimseler, ya bize liderlik yapmak ya da bizim onlara lider olmamızı istiyordu.

Bizi kullanma ya da bize ister antropolojik ister askeri bir nostaljiyle geriye doğru bakma hevesiyle bize yakınlaşanlar oldu.

Ve böylece kimileri için komünist, kimileri için troçkist, kimileri için anarşist, kimileri için binyılcılar idik, ve burada sıralamayı bırakayım da siz de deneyimlerinizden birkaç tane daha “izm” eklersiniz.

Şimdiye kadar başlattığımız tüm girişimler içinde en cüretkar ve en Zapatista girişim olan Lacandón Ormanı’nın Altıncı Bildirgesi’ne kadar durum böyle idi.

Altıncı ile, en sonunda bizi yüz yüze görebilecek ve karşılayabilecek ve bizle sarılabilecek olanlarla karşılaştık, ne de olsa karşılamalar ve sarılmalar böyle yapılır, yüz yüze.

Altıncı’yla, sonunda sizi bulduk.

Nihayet, vaadedilmiş topraklara ne bize rehberlik edecek çobanları, ne de öncülük edeceğimiz sürüleri aramadığımızı birileri anladı. Ne efendi, ne köle. Ne liderler ne de lidersiz kitleler.

Ama yine de, olduğumuz şeyi ve olmakta olduğumuz şeyi görebildiğinizi ve işitebildiğinizi hala bilemiyorduk.

İçeride, halklarımızın ilerleyişi etkileyiciydi.

Ve böylece, “Zapatistalara Göre Özgürlük” dersi ortaya çıktı.

Dersin üçüncü turundan sonra, bize yüz yüze bakabilecek, bir rehber ya da lider aramaksızın, itaatkar olmaya ya da taraftar olma eğilimi olmaksızın bizi dinleyebilecek ve bizimle konuşabilecek bir neslin halihazırda olduğunu farkettik.

Marcos karakteri artık gerekli değildi.

Zapatista mücadelesinin yeni aşaması hazırdı.

Ve sonrasında olan bitenler oldu bitti ve pek çoğunuz, Altıncı’nın yoldaşları, olanları ilk elden biliyorsunuz.

Sonradan, bu [Marcos’un] karakter olayının anlamsız olduğunu ileri sürebilirler. Ama o günlere açık yürekli bir bakış, renkli bir hilenin sahte kılıkları yüzünden ne kadar çok kişinin, ister memnuniyetle ister memnuniyetsizce bize bakmak üzere kafasını çevirdiğini gösterecektir.

İşte görüyorsunuz, sorumlulukların devri ya da değişimi hastalık ya da ölüm yüzünden, veya iç tartışma, birini çıkarma ya da aklama yüzünden değil.

Bu değişim, EZLN’nin geçirdiği ve geçirmekte olduğu içsel değişimlerin mantıklı bir sonucu olarak meydana geliyor.

Ve eğer bu, Jovel’in [San Cristobal de las Casas, Chiapas’ta bir şehir] söylentibilimcilerinin ve zapatolojistlerinin epey zayıf ve hımbıl açıklamalarını rezil ediyorsa, deme gitsin.

Hasta değilim, olmadım da, ve ölü değilim, ölmedim de.

Veyahut, pek çok defa öldürülmüş olmama rağmen, bu kadar çok defa ölmüş olmakla birlikte yine de buradayım.

Ve eğer ki bu söylentileri biz kendimiz teşvik ettiysek, bunu işimize geldiği için yaptık.

Hologramın son büyük hilesi, sözüm ona birkaç kere öldükten sonra, ölümcül bir hastalığı varmış numarası yapmak oldu.

LaRealidad15

Nitekim, CNI’nın [Ulusal Yerli Kongresi] etkinlikleri duyuran Subcomandante Insurgente Moisés’in bildirisindeki “eğer sağlığı elverirse” ifadesi, son zamanlarda siyasi sınıfın koltuk değneği olan “eğer insanlar beni isterse” ya da “eğer anketler beni gösterirse” veya “Allah izin verirse” gibi klişelere karşılık geliyordu.

Size küçük bir tavsiyede bulunmama izin verirseniz: kendi zihinsel ve fiziksel sağlığınız için mizah duygunuzu geliştirmelisiniz, üstelik mizah duygusu olmadan Zapatizmo’yu anlayamayacaksınız. Ve anlamayanlar yargılar; ve yargılayanlar da suçlar.

Gerçekte bu, karakterin en basit yanıydı. Dedikodu kazanını kaynatmak için belli bir kaç kişiye şunu söylemek yeterliydi: “Sana bir sır vereceğim ama kimseye söylemeyeceğine söz ver.”

Ve elbette başkalarına söylediler.

Hastalık ve ölüm dedikodularının ilk gönüllü işbirlikçileri, kibirli Jovel’in ve kaotik Meksiko’nun, Zapatizmo’ya yakınlıkları ve derin bilgileri olduğunu varsayan “zapatoloji uzmanları” oldu. Buna ek olarak elbette, maaşlarını gazeteci olarak kazanan polislerle, maaşlarını polis olarak kazanan gazeteciler, ve yalnızca gazeteci olarak maaşlarını kazanan kötü gazeteciler oldu.

Hepsine teşekkür ederiz. Ağzı sıkılığınızdan dolayı teşekkür ederiz. Tam da yapacağınızı düşündüğümüz şeyi yaptınız. Bunun tek kötü tarafı, bundan sonra kimsenin size bir daha sırrını anlatacağını sanmıyorum.

Bizim kanaatimize ve pratiğimize göre isyan etmek ve mücadele etmek için ne lider, ne patron, ne yol gösterici ne de kurtarıcıya gerek var. Mücadele etmek için kişi, yalnızca bir parça utanma duygusu, bir parça onur, ve çokça örgütlenme gereksinir.

Geri kalanı ise ya kolektifin işine gelir, ya da gelmez.

Bu birey mezhebinin, “yukarının” siyasi uzmanları ve analistlerinde ortaya çıkardığı şey gerçekten gülünç. Daha dün, Meksika halkının geleceğinin, iki halkın ittifakına bağlı olduğunu söylüyorlardı. Dünden önceki gün ise, Peña Nieto’nun [Meksika’nın bu konuşma sırasındaki başkanı], Salinas de Gortari’den [19881994 Meksika başkanı, 1994’te barışçıl çözüm planı hazırladı] bağımsız hale geldiğini söylüyorlardı, oysa ki eğer öyleyse, Peña Nieto’yu eleştiren kendisini Salinas de Gortari’nin tarafını tutarken bulacak, ve eğer Salinas de Gortari’yi eleştirirse de Peña Nieto’yu destekliyor duruma düşecek. Şimdi de, haberleşme üzerindeki denetimle ilgili “yukarıdaki” çekişmede taraf tutmak gerektiğini söylüyorlar; yani, ya Slim’in tarafındasın ya da Azcárraga-Salinas’ın. Ve ondan da yukarıda, ya Obama taraftarısın ya da Putin.

Yukarıya doğru bakıp “yukarıda” olmaya can atanlar, liderlerini aramayı sürdürebilir; artık gerçekten seçim sonuçlarına saygı gösterileceğine inanmayı sürdürebilirler; artık gerçekten Slim’in seçimdeki solu destekleyeceğine; artık gerçekten de ejderhaların ve savaşların Taht Oyunları‘nda yer alacağına; artık gerçekten Kirkman’ın televizyon dizisi Yürüyen Ölüler‘de orijinal çizgi romana sadık olacağına; artık gerçekten Çin’de üretilmiş aletlerin ilk kullanışta kırılmayacağına; artık, gerçekten de, futbolun ticaret değil de bir spor olacağına inanmayı sürdürebilirler.

Ve elbette, bu örneklerden bazılarında haklı çıkabilirler. Ama unutulmamalı ki bu örneklerin hepsinde onlar sadece izleyiciler, yani, pasif tüketiciler.

SupMarcos‘u sevmiş veya ondan nefret etmiş olanlar şimdi artık bir hologramı sevmiş veya hologramdan nefret etmiş olduklarını biliyorlar. Sevgileri ve nefretleri faydasız, kısır, yalan ve boştu.

Dolayısıyla doğduğum ve büyüdüğüm yerde müzeler veya metal isim tabelaları olmayacak. Subcomandante Marcos olmuş olmaktan geçinen biri olmayacak. Hiç kimse ismini ya da işini miras almayacak. Tüm masrafları karşılanmış yurtdışında seminerler olmayacak. Lüks hastanelere taşıma ve oralarda bakım olmayacak. Dullar ya da varisler olmayacak. Ne cenaze, onur madalyası, heykel, müze, ödül veya sistemin birey mezhebini teşvik etmek ve kolektifi değersizleştirmek için yaptığı ne varsa onlar olmayacak.

Bu şahıs yaratılmıştı ve şimdi onun yaratıcıları, yani Zapatistalar şimdi artık onu yok ediyor.

Bizim yoldaşlarımızdan bu dersi anlayacak biri çıkarsa, Zapatizmo’nun temellerinden birisini de anlamış olacak.

Böylece, son birkaç yılda, olmuş olan oldu.

Şimdi gördük ki bu teçhizat, bu karakter, bu hologram artık gerekli değil.

Defalarca bunu planladık ve defalarca doğru zamanı bekledik – gerçekte olduğumuz şeyi gerçekten olanlara göstermek için doğru takvimi ve coğrafyayı bekledik.

Ve sonra Galeano, takvimimizi ve coğrafyamızı işaretlemek üzere ölümüyle geldi: “işte burada, La Realidad’da, şimdi: acı ve öfkeyle.”

LaRealidad19

V. Acı ve Öfke. İşaretler ve Feryatlar

Buraya, La Realidad karakoluna vardığımızda kimse bize söylememesine rağmen fısıldayarak konuşmaya başladık.

Acımız sessizce, öfkemiz fısıltıyla konuşuyordu.

Sanki Galeano’yu bu tanıdık olmayan seslerle korkutup uzaklaştırmaktan kaçınmaya çalışıyorduk.

Sesimiz ve adımlarımız ona sesleniyordu sanki.

Bekle yoldaş” diyordu sessizliğimiz.

Gitme” diye mırıldanıyordu kelimelerimiz.

Ama başka acılar ve başka öfkeler var.

Tam o sırada, Meksika’nın ve dünyanın başka köşelerinde bir adam, bir kadın, bir öteki, küçük bir kız, küçük bir oğlan, yaşlı bir adam, yaşlı bir kadın, bir hatıra, vahşice ve cezadan muaf dövülüyor, adına sistem denen gözü doymaz suçla çevrelenmiş, coplanıyor, kesiliyor, vuruluyor, işi bitiriliyor, kahkahalar arasında sürükleniyor, kuytuya terkediliyor, ardından bedenleri alınıyor ve onlar için matem tutuluyor, yaşamları gömülüyor.

İsimlerden yalnızca bazıları:

Alexis Benhumea, Meksiko Eyaleti’nde öldürüldü.
Francisco Javier Cortés, Meksiko Eyaleti’nde öldürüldü.
Juan Vázquez Guzmán, Chiapas’ta öldürüldü.
Juan Carlos Gómez Silvano, Chiapas’ta öldürüldü.
El compa Kuy, Meksiko’da öldürüldü.
Carlo Giuliani, İtalya’da öldürüldü.
Alexis Grigoropoulos, Yunanistan’da öldürüldü.
Wajih Wajdi al-Ramahi, Batı Şeria’da Ramallah şehrindeki bir Mülteci Kampı’nda öldürüldü. 14 yaşındaydı, bir İsrail gözetleme noktasından sırtından vuruldu. Sokakta herhangi bir yürüyüş, protesto ya da başka bir şey yoktu.
Matías Valentín Catrileo Quezada, mapuçe, Şili’de öldürüldü.
Teodulfo Torres Soriano, Altıncı’nın yoldaşı, Meksiko’da kaybedildi.
Guadalupe Jerónimo ve Urbano Macías, Cherán halkından, Michoacan’da öldürüldüler.
Francisco de Asís Manuel, Santa María Ostula’da kaybedildi.
Javier Martínes Robles, Santa María Ostula’da kaybedildi.
Gerardo Vera Orcino, Santa María Ostula’da kaybedildi.
Enrique Domínguez Macías, Santa María Ostula’da kaybedildi.
Martín Santos Luna, Santa María Ostula’da kaybedildi.
Pedro Leyva Domínguez, María Ostula’da öldürüldü.
Diego Ramírez Domínguez, Santa María Ostula’da öldürüldü.
Trinidad de la Cruz Crisóstomo, Santa María Ostula’da öldürüldü.
Crisóforo Sánchez Reyes, Santa María Ostula’da öldürüldü.
Teódulo Santos Girón, Santa María Ostula’da kaybedildi.
Longino Vicente Morales, Guerrero’da kaybedildi.
Víctor Ayala Tapia, Guerrero’da kaybedildi.
Jacinto López Díaz “El Jazi”, Puebla’da öldürüldü.
Bernardo Vázquez Sánchez, Oaxaca’da öldürüldü.
Jorge Alexis Herrera, Guerrero’da öldürüldü.
Gabriel Echeverría, Guerrero’da öldürüldü.
Edmundo Reyes Amaya, Oaxaca’da kaybedildi.
Gabriel Alberto Cruz Sánchez, Oaxaca’da kaybedildi.
Juan Francisco Sicilia Ortega, Morelos’da öldürüldü.
Ernesto Méndez Salinas, Morelos’da öldürüldü.
Alejandro Chao Barona, Morelos’da öldürüldü.
Sara Robledo, Morelos’da öldürüldü.
Juventina Villa Mojica, Guerrero’da öldürüldü.
Reynaldo Santana Villa, Guerrero’da öldürüldü.
Catarino Torres Pereda, Oaxaca’da öldürüldü.
Bety Cariño, Oaxaca’da öldürüldü.
Jyri Jaakkola, Oaxaca’da öldürüldü.
Sandra Luz Hernández, Sinaloa’da öldürüldü.
Marisela Escobedo Ortíz, Chihuahua’da öldürüldü.
Celedonio Monroy Prudencio, Jalisco’da kaybedildi.
Nepomuceno Moreno Nuñez, Sonora’da öldürüldü.

Erkek ve kadın göçmenler, Meksika topraklarının her köşesinde zorla kaybettirildi, muhtemelen öldürüldü.

Yaşamla” öldürmek istedikleri tutsaklar: Mumia Abu Jamal, Leonard Peltier, Mapuçe, Mario González, Juan Carlos Flores.

Seslerin sürekli gömülmesi sürüyor, üzerlerine atılan toprakla ya da etraflarını çeviren parmaklıklarla susturuluyorlar.

Ve tüm bu olup bitendeki en büyük saçmalık, şu anda mesaide olan haydutun attığı her kürek dolusu toprakta sistem diyor ki: “Senin bir değerin yok, sen hiçbir şeysin, hiç kimse senin için ağlamayacak, hiç kimse ölümüne öfkelenmeyecek, hiç kimse gittiğin yoldan gitmeyecek, kimse hayatını örnek almayacak.

Ve son kürek dolusu toprakla hükme bağlıyor: “seni öldürenleri yakalayıp cezalandırsalar bile, her zaman pusuya düşüreceğimiz ve senin yaşamını bitiren ölüm dansını tekrarlayacağımız bir başkasını, bir ötekisini buluruz.

Diyor ki: “Kendi üstlerine gelen kaosu durdurabilmek için bir nebze sükunet varmış gibi gösterebilmek ve bu sükuneti elde etmek için ücretli basının imal ettiği, sana verilecek olan küçük, kavruk adalet beni korkutmuyor, bana zarar vermiyor, beni cezalandırmıyor.”

Dünyanın hangi köşesinde olursa olsun, unutulmaya gömülen bu kadavraya ne söyleyeceğiz?

LaRealidad16

Acımızın ve öfkemizin önemli olduğunu mu?

Salt öfkemizin bir anlama geldiğini mi?

Tarihimizi mırıldanırken, onların haykırışlarını, çığlıklarını duymadığımızı mı?

Adaletsizliğin pek çok adı var ve pek fazla feryatlara neden oluyor.

Ama acımız ve öfkemiz onları duymamıza engel olmuyor.

Ve fısıltılarımız, kendi ölülerimizin adaletsiz düşüşüne ağıt yakmak için değil.

Fısıltılarımız, başka acıları duymamıza imkan veriyor, başka öfkeleri bizim kılıyor ve bütün bunları, bir özgürlük mücadelesine dönüştüren bir savaş çığlığına çevirmenin bu uzun, dolambaçlı ve çetrefil yolunda ilerlemeyi sürdürmemize neden oluyor.

Ve unutmamalı ki biri mırıldarken, bir başkası feryat ediyor.

Ve yalnızca dinleyen kulaklar onu duyabilir.

Şimdi şu an biz konuşurken ve kulak verirken birisi acı içinde, öfke içinde çığlık atıyor.

Kişinin bakışını doğrultmayı öğrenmesi gerektiği gibi duydukları da verimli bir yol bulmalıdır.

Çünkü biri dinlenirken, bir başkası yokuş yukarı tırmanmayı sürdürüyor.

Bu çabayı görebilmek için kişinin bakışını alçaltması ve yüreğini kaldırması yeterli.

Siz yapabiliyor musunuz?

Yapabilecek misiniz?

LaRealidad25

Ufak adalet o kadar da çok intikama benziyor ki. Ufak adalet, cezadan muaf kalma dağıtıyor; birini cezalandırırken diğerini aklıyor.

Bizim istediğimiz, adına savaştığımız şey, Galeano’nun katillerinin bulunması ve onların cezalarını aldıklarını görmekle bitmiyor (ve emin olun ki bu olacak!).

Sabırlı ve inatçı olan hakikatı arar, istifa etmenin rahatlığını değil.

Gerçek adalet, gömülmüş yoldaş Galeano’yla ilgili.

Çünkü biz kendimize onun ölümüyle ilgili ne yapacağımızı sormuyoruz; onun yaşamıyla ilgili ne yapacağımızı soruyoruz.

Basmakalıp sözlerin bataklığına girmemden dolayı beni affedin ama bu yoldaşımız böyle ölmeyi haketmedi, bu şekilde değil.

Onun azmi, bizden başka kimseye görünür olmayan günlük dakik fedakarlığı, yaşam içindi.

Ve sizi temin ederim ki sıradışı bir varlıktı ve dahası -hayrete düşüren o ki- yerli Zapatista topluluklarında, aynı kararlılık, aynı bağlılık, aynı açıklık ve tek bir amacı özgürlük olan onun gibi binlerce compañeros ve compañeras var.

Ve ölüm hesapları yapınca: eğer biri ölmeyi hakediyorsa o da, ücretli basının fani ilgisi dışında var olmayan ve asla var olmamış olandır.

Yoldaşımız, EZLN’nin şefi ve sözcüsü, Subcomandante Insurgente Moisés’in de demiş olduğu gibi, Galeano’yu ya da herhangi bir Zapatista’yı öldürerek yukarıdakiler, EZLN’yi öldürmeye çalışıyorlar.

Ordu olarak EZLN’yi değil, yukarıdakilerin, yerkürenin ve yerkürede yaşayan ve onu işleyenlerin ölümü, maden, petrol ve turizm endüstrilerinin neden olduğu çorak bir toprak arzuladıkları yerde yaşamı inşa eden ve büyüten isyankar ve inatçı güç olarak EZLN’yi.

Ayrıca dedi ki, biz buraya, Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu Genel Komutanlığı olarak, Galeano’yu mezarından çıkarmaya geldik.

Galeano yaşasın diye birimizin ölmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Ölüm denen münasebetsizliği tatmin etmek için, Galeano yerine başka bir isim koyuyoruz, böylece Galeano yaşayabilir ve ölüm, bir yaşamı değil de yalnızca bir ismi alır – kendi tarihi ve yaşamı olmaksızın herhangi bir anlamı olmayan birkaç harfi.

Bu nedenle bugün, Marcos’un varlığına son vermeye karar verdik.

Gölge Savaşçı ve Küçük Işık ile el ele gidecek ki böylece yolunu kaybetmesin. Don Durito da onla gidecek, Yaşlı Antonio da.

Hikayelerini dinlemek için etrafını saran küçük kızlar ve oğlanlar onu özlemeyecek; çünkü onlar artık büyüdüler ve kendi muhakeme yeteneklerine sahipler; şimdi onun gibi özgürlük, demokrasi ve adalet için mücadele ediyorlar, her Zapatista’nın görevi olduğu gibi.

Ona veda şarkısını söyleyecek olan bir kuğu değil, kedi-köpek [catdog, çizgi karakter].

Ve sonunda, anlamış olanlar bilecekler ki asla burada olmamış olan ayrılamaz; ve asla yaşamamış olan ölmez.

Ve ölüm, cephedeki adı Galeano olan yerli bir adam tarafından kandırılmış olarak uzaklaşacak ve mezarına yerleştirilmiş olan taşlar yeniden yürüyecek ve dinleyecek olan kim varsa ona Zapatizmo’nun en temel ilkesini öğretecek: yani, ruhunu satma, razı olma, ve pes etme.

Ve ölüm! Yukarıdakileri, bir cenaze duasından, yavan hürmetten, kısır heykelden ve denetleyici müzeden öte tüm sorumluluklarından kurtardığı aşikar değilmiş gibi.

Peki bizim için? Bizim için ölüm, kapsadığı yaşama bizi bağlar.

İşte buradayız, gerçekte [La Realidad’da] ölümle alay ediyoruz.

LaRealidad24

Yoldaşlar:

Yukarıda söylenenlere dayanarak, 25 Mayıs 2014’te saat 2:08’de, EZLN’nin güneydoğu cephesinden, kendi taktığı lakabıyla “Paslanmaz Çelik Alt Komutanı”nın, bilinen adıyla Subcomandante Insurgente Marcos’un varlığının sona erdiğini ilan ediyorum.

İşte böyle.

Bundan böyle Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu benim sesimle bir daha konuşmayacak.

Elveda. Sağlık ve aslaya ya da sonsuza kadar; anlamış olanlar bilecek ki bunun bir önemi yok, hiçbir zaman da olmadı.

Zapatista gerçekliğinden,
Subcomandante Insurgente Marcos. Meksika, 24 Mayıs 2014.

PS. 1. Game over?
PS. 2. Şah mat?
PS. 3. Tuş?
PS. 4. Git buna kafa yor, raza, ve biraz tütün yolla.
PS. 5. Hmm… yani şaka mı bu… Önce Piporro, Pedro, José Alfredo? Nasıl yani? Maço olduğu için mi? Yok, hiç sanmıyorum, ne de olsa ben hiç…
PS. 6. Harika, maske düştüğüne göre, artık burada çıplak dolaşabilirim, değil mi?
P.S. 7. Hey, burası gerçekten karanlık, biraz ışığa ihtiyacım var.
(…)

[Piposunu yakıyor ve soldan sahneden çıkıyor. Subcomandante Insurgente Moisés, “bir başka yoldaşın birkaç kelime söyleyeceğini” duyuruyor.]

(sahne dışından bir ses duyuluyor)

Günaydın yoldaşlar. Benim adım Galeano, Subcomandante Insurgente Galeano.

Burada adı Galeano olan başka kimse var mı?

[kalabalık bağırıyor: “Hepimiz Galeano’yuz!”]

Demek o yüzden bana yeniden doğduğumda, bir kolektif olacağımı söylemişlerdi.

Ve öyle olmalı da.

Hepinize iyi yolculuklar. Kendinize iyi bakın, kendimize iyi bakın.

Meksika’nın Güneydoğusu dağlarından
Subcomandante Insurgente Galeano,
Meksika, Mayıs 2014

https://roarmag.org/wp-content/uploads/2014/05/SubCIGaleano.jpg

Zapatistalardan yeni yıl mesajı: Biz yaşamı seçtik

Unutulmaya Karşı Savaş’ın 22inci yıldönümünde, Güney Meksika’dan dünya üzerindeki tüm yoldaşlara EZLN’nin mesajı var.

Bu bildiri aslen Enlace Zapatista sayfasında yayınlanmıştır. İngilizcesinden Türkçeye çevrilmiştir.

1 Ocak 2016,

İyi akşamlar, iyi günler yoldaşlar, bugün burada, unutulmaya karşı savaşın başlamasının 22inci yıldönümünü kutluyoruz.

500 yıldan daha uzun zamandır, farklı uluslardan, dillerden, renklerden ve inançlardan güçlülerin bizi yok etmek için bize karşı sürdürdüğü savaşa göğüs geriyoruz.

İster bedenlerimizi katlederek, ister fikirlerimizi katlederek bizi öldürmek istediler.

Ama biz direniyoruz.

Özgün halklar, Yeryüzü Ana’nın koruyucuları olarak direniyoruz.

Yalnızca burada, yeryüzünün rengi olan rengimizle değil.

Geçmişte acı çekmiş ve burada hala acı çekmekte olan, yeryüzünün her köşesinde, yukarıdan dayatılan ölüme karşı direnmiş olan ve direnen onurlu ve isyankar insanlar vardı ve halen var.

22 yıl önce, 1 Ocak 1994’te, on yıl boyunca onurlu bir sessizlik içerisinde hazırladığımız “YETER!”i ilan ettik.

Acımızı sustururken, acımızın çığlığını hazırlıyorduk.

O sıralarda sözümüz, ateşten geldi.

Uyuyanları uyandırabilmek için.

Düşmüş olanları ayağa kaldırmak için.

Uyum sağlamış ve teslim olmuş olanları öfkelendirmek için.

Tarihe karşı isyan etmek için.

Susturmuş olduklarını anlatmasına tarihi zorlamak için.

Yukarıdan tarihin ardında sakladığı sömürülerin, cinayetlerin, mahrum etmelerin, saygısızlıkların ve unutmaların tarihini ortaya çıkarmak için.

Bu müzelerin, heykellerin, ders kitaplarının tarihi – yalanın anıtları.

Halkımızın ölümüyle, kanımızla, yenilgiye teslim olmuş bir dünyanın uyuşukluğunu silkeledik.

Yalnızca sözler değildi. Bu 22 yıl boyunca düşen yoldaşlarımızın kanı, ondan önceki yıllarda, beş yıllarda, on yıllarda ve yüzyıllarda düşenlerin kanına eklendi.

O sıralarda bir seçim yapmamız gerekiyordu ve biz yaşamı seçtik.

İşte bu yüzden, o zaman ve şimdi, yaşamak için ölüyoruz.

O sıralarda sözümüz, şimdi gibi o zaman da bize hürmet etmedikleri şehirlerin duvarlarını ve sokaklarnı boyayan kanımız kadar basitti.

Ve öyle olmayı sürdürüyor:

Mücadelemizin sancağı, 11 talebimizdi: toprak, iş, aş, sağlık, eğitim, onurlu barınma, bağımsızlık, demokrasi, özgürlük, adalet ve barış.

Bizim başkaldırmamıza yol açan bu taleplerdi çünkü bu talepler, bu ülkedeki ve tüm dünyadaki özgün halklar ve çoğunluk olarak bizim ihtiyacımız olan şeylerdi.

Bu şekilde kötü sistemin neden olduğu sömürüye, ötekileştirmeye, aşağılamaya, hürmet etmemeye, unutuluşa terk etmeye, ve yaşadığımız tüm adaletsizliklere karşı mücadelemizi başlattık.

Çünkü zengin ve güçlü olana yalnızca köle olarak yarıyoruz ki böylece daha zengin olabilsinler ve biz de giderek daha yoksul olalım.

Bu tahakküm ve yağma altında bu kadar uzun zaman yaşadıktan sonra dedik ki:

YETER! ARTIK SABRIMIZ KALMADI!

Ve haklı bir dava için öldürmek veya ölmek için silaha sarılmaktan başka bir seçeneğimiz olmadığını gördük.

Ama yalnız değildik.

Şimdi de yalnız değiliz.

Meksika’da ve Dünyada onur sokaklara döküldü ve söz için bir alan istedi.

Bunu anladık.

O andan itibaren, mücadelemizin biçimini değiştirdik. Biz, dinleyen bir kulak ve açık bir sözdük ve şimdi de öyleyiz çünkü en başından beri biliyorduk ki halkın haklı mücadelesi yaşam içindir, ölüm için değil.

Ama silahlarımız yanımızda duruyor, onları ortadan kaldırmadık ve sonuna kadar yanımızda olacak.

Çünkü kulağımızın açık bir kalp olduğu yerde Yönetici’nin bize karşı aldatıcı sözünü, hırs dolu ve yalan söyleyen kalbini kullandığını görüyoruz.

Yukarıdan savaşın sürdüğünü gördük.

Bizi topyekun imha edene kadar bize karşı savaş etmek onların planı ve amacıydı, ve hala öyle. Bu nedenle bizim haklı taleplerimizi karşılamak yerine hazırlık yaptılar ve yapıyorlar, modern silahlarıyla savaştılar ve savaşıyorlar, paramiliterler oluşturup mali destek sunuyor, bazı insanların cahilliğinden ve yoksulluğundan istifade ederek kırıntılar sunuyor ve paylaştırıyorlar.

Bu yukarıdaki yöneticiler aptal. Dinlemeye gönüllü olanların, aynı zamanda ruhunu satmaya, teslim olmaya ve vazgeçmeye gönüllü olduklarını düşünüyorlar.

Yanılıyorlardı.

Şimdi de yanılıyorlar.

Çünkü biz Zapatistalar, her şeyin kendiliğinden hallolacağını uman dilenciler ve işe yaramazlar olmadığımızı çok iyi biliyoruz.

Gerçek özgürlük ve herkes için adalet adına savaşmaya onuru, kararlılığı ve bilinci olan insanlarız. Kişinin rengi, ırkı, cinsiyeti, inancı, takvimi ya da coğrafyasından bağımsız olarak.

O yüzden mücadelemiz yerel, bölgesel ve hatta ulusal değil, evrensel.

Çünkü adaletsizlikler, suçlar, el koymalar, saygısızlıklar ve sömürüler evrensel.

Ama isyan, öfke, onur ve daha iyi olma arzusu da evrensel.

O yüzden, özerkliğimizle yaşamımızı kendimizin inşa etmemiz gerektiğini anladık.

Büyük tehditlerin, askeri ve paramiliter tacizlerin, ve kötü yönetimin sürekli provokasyonları arasında, kendi eğitim sistemimizi, kendi sağlık sistemimizi, kendi iletişimimizi, toprak anaya sahip çıkma ve onu işlemeye dair kendi yöntemimizi, bir halk olarak kendi politikamızı ve topluluklar olarak bir başka kültürle nasıl yaşamak istediğimize dair kendi ideolojimizle, kendi yönetim sistemimizi (yani, özerkliğimizi) oluşturmaya başladık.

Başkaları yukarıdakilerin, aşağıdakilerin sorunlarını çözeceğini umarken biz Zapatistalar, ekildiği gibi özgürlüğümüzü, serpildiği yerde, yani aşağıdan inşa etmeye başladık.

Ama kötü yönetim, tıpkı aldatıcı politikalarını değiştirdiği gibi yoğunluğunu da değiştirdiği bir savaşla, kötü fikirleri, yalanları, bunları yaymak için medyayı kullanarak, Zapatistaların yaşadığı yerlerde yerli toplulukları bölmek ve insanların vicdanlarını satın almak için kırıntılar dağıtarak ve böylece kendi kontrgerilla planını uygulamaya koyarak mücadelemizi ve direnişimizi yok etmeye ve sona erdirmeye çalışıyor.

Ama yukarıdan gelen savaş, yoldaşlar ve kardeşler, daima aynıdır: yalnızca yıkım ve ölüm getirir.

Koltukta kimin oturduğuna bağlı olarak fikirler ve bayraklar değişebilir ama yukarının savaşı daima yıkar, daima öldürür, asla terör ve umutsuzluktan başka bir şey ekmez.

Bu savaşın tam ortasında, istediğimiz şeye doğru yürümek zorundaydık.

Anlamadıklarını bile anlamayanların anlayışlarını oturup beklemeyemezdik.

Suçlu olanın kendisini ve tarihini reddetmesini ve tövbe edip kendisini iyi bir insana dönüştürmesini oturup bekleyemezdik.

Verildikten birkaç dakika sonra unutulan uzun ve faydasız bir vaatler listesini oturup bekleyemezdik.

Farklı ama aynı acı ve öfke içinde olan ötekinin, bize bakmasını ve bize bakarken bizi görmesini oturup bekleyemezdik.

Bunu nasıl yapacağımızı bilmiyorduk.

Direnmek ve eşzamanlı olarak yeni ve daha iyi birşeyi inşa etmek için ne yapmamız gerektiğini anlatan bir kitap, kılavuz ya da doktrin yoktu.

Belki mükemmel değil, belki farklı, ama daima bizim olan, halkımızın, kadınlar, erkekler, çocuklar ve büyüklerimiz, kolektif yürekleriyle kara bayrağı kızıl bir yıldız ve beş noktayla ve onlara yalnızca bir isim değil, aynı zamanda bir bağlılık ve alınyazısı veren harflerle kapladı: EZLN [Ejército Zapatista de Liberación Nacional, Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu].

Ve böylece atalarımızın tarihinde, kolektif yüreğimizde aradık ve tökezleyerek, eksikler ve hatalarla olduğumuz şeyi, ve yalnızca yaşamı ve direnişi sürdürmemizi sağlayan şeyi değil, aynı zamanda bizi ayaklarımızın üzerinde onurlu ve isyankar kılanı da inşa ediyoruz.

Bu 22 yıllık Direniş ve İsyan mücadelesi boyunca başka bir yaşam biçimi, olduğumuz gibi kolektif insanlar olarak kendimizi yöneterek, itaat ederek öncülük etmeye dair yedi ilkeye uygun olarak, özgün insanlar olarak yeni bir sistem ve başka bir yaşam biçimi inşa etmeyi sürdürüyoruz.

İnsanların emir verdiği ve yönetimin itaat ettiği bir sistem.

Ve basit yüreklerimizle bunun en sağlıklı yol olduğunu görüyoruz çünkü bu yol, insanların kendisinden doğdu ve gelişiyor. Atalarımızın örneğini izleyerek, fikirlerini veren, tartışan, düşünen, analiz eden, öneriler sunan ve kendileri için en iyisinin ne olduğuna karar veren halkın kendisidir.

Daha sonra ayrıntılı olarak açıklayacağımız gibi, partici topluluklarda ihmal ve sefaletin hüküm sürdüğünü görüyoruz, tembellik ve suçla yönetiliyorlar ve topluluk yaşamı çökmüş, artık tamamen parçalara ayrılmış durumda.

Ruhlarını kötü yönetime satmak yalnızca temel sorunlarını çözememekle kalmadı, aynı zamanda uğraşacak daha fazla dehşet sundu. Daha önce açlık ve yoksulluğun olduğu yerde şimdi açlık, yoksulluk ve çaresizlik var. Partici topluluklar, çalışmayan, yalnızca hükümetin bir sonraki yardım programını, yani bir sonraki seçim mevsimini bekleyen dilenciler sürüsü haline geldi.

Bu elbette herhangi bir federal, eyalet veya belediye hükümet raporunda yer almıyor ama gerçek bu ve partici topluluklarda görülebilir: artık toprağı işlemeyi bilmeyen köylü çiftçiler, teneke çatılarıyla betondan blok evler boş çünkü insan ne beton ne de teneke yiyebilir, yalnızca hükümetin kırıntılarını almak üzere bir araya gelen topluluklar.

Belki topluluklarımızda beton evler veya dijital televizyonlar veya yepyeni kamyonlar yok ama halkımız, toprağı nasıl işleyeceğini biliyor. Tabaklarındaki yiyecek, üzerlerindeki giysiler, aldıkları ilaçlar, öğrendikleri bilgiler, yaşadıkları yaşam KENDİLERİNİN, emeklerinin ve bilgilerinin ürünü. Onlara, bir başkası tarafından verilen bir sadaka değil.

Bunu utanmadan söyleyebiliriz: Zapatista toplulukları, 22 yıl önce olduklarından daha iyi durumdalar; her renk ve çizgiden siyasi partilere ruhunu satmışlara göre yaşam kaliteleri daha iyi.

Önceleri, birinin Zapatista olup olmadığını anlamak için kırmızı bir mendili veya yüz maskesi olup olmadığına bakılırdı.

Artık toprağı işleyip işlemediğine, kendi kültürüne sahip çıkıp çıkmadığına, bilim ve teknoloji öğrenip öğrenmediğine, bizim olduğumuz gibi kadınlara saygı gösterip göstermediğine, bakışının dosdoğru ve belirgin olup olmadığına, kolektifin yönettiyor olduğunu bilip bilmediğine, özerk Zapatista yönetiminin görevini bir iş değil de bir hizmet olarak görüp görmediğine, ona birşey sorduğunuzda bilmiyorsa “bilmiyorum … henüz” diye yanıt verip vermediğine, biri onunla dalga geçip Zapatistaların artık var olmadığını veya sayılarının çok az olduğunu söylediğinde “merak etme, daha çok olacağız, bu biraz zaman alabilir ama daha çok olacağız” diye yanıt verip vermediğine, bakışının takvimde ve coğrafyalarda uzaklara ulaşıp ulaşmadığına, yarının bugünden ekildiğini bilip bilmediğine bakmak yeterli.

Elbette daha yapılacak çok şey olduğunu, kendimizi daha iyi örgütlememiz gerektiğini ve kendimizi daha çok örgütlememiz gerektiğini kabul ediyoruz.

Bu yüzden kendimizi yönetme işini daha etkili ve daha yoğun yerine getirmek üzere kendimizi hazırlamak için daha da fazla çaba göstermemiz gerekiyor çünkü kötünün kötüsü, kapitalist sistem bize tekrar karşılık verecek.

Karşısına nasıl çıkılacağını bilmemiz gerekiyor. İsyan ve direniş mücadelemizde 32 yıllık deneyimimiz var.

Ve olduğumuz şey haline geldik.

Biz Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusuyuz.

Kendimize isim vermememize rağmen biz buyuz.

Bizi sessizlik ve iftirayla unutmalarına rağmen biz buyuz.

Bizi görmemelerine rağmen biz buyuz.

Adımlarımız, yolumuz, menşeimiz ve kaderimizle biz buyuz.

Daha önce ne olduğuna ve şimdiye bakıyoruz.

Nasıl mümkün olabiliyorsa öncekinden daha kanlı bir gece, dünyanın üstünde yayılıyor.

Yönetici yalnızca sömürmeyi, bastırmayı, saygısızlık etmeyi, el koymayı sürdürmeye kalkışmakla kalmıyor, kar, para ve ücret elde edebilecekse bütün dünyayı yok etmeye de kararlı.

En kötünün hepimiz için geldiği açık.

Birkaç ülkenin zengin multimilyonerleri, tüm dünyanın doğal zenginliklerini, su, toprak, ormanlar, dağlar, nehirler, hava gibi bize yaşam veren her şeyi, ve toprağın altındaki altın, petrol, uranyum, kehribar, kükürt, kömür ve diğer madenleri yağmalama hedeflerini sürdürüyorlar.

Toprağı yaşamın kaynağı olarak değil, her şeyi bir metaya dönüştürebilecekleri ve metayı da paraya dönüştürebilecekleri bir iş olarak görüyor ve böyle yaparak bizi tamamen yok edecekler.

Kötü olan ve kötü olanı yerine getirenin bir adı, tarihi, kaynağı, takvimi ve coğrafyası var: kapitalist sistem.

Nasıl gösterdiklerinin, hangi adı verdiklerinin, hangi dinin kılıfına soktuklarının, hangi bayrağı dalgalandırdıklarının bir önemi yok; bu kapitalist sistemdir.

Bu, insanlığın ve ikamet ettiğimiz dünyanın sömürüsüdür.

Farklı olan ve kendisini satmayan, vazgeçmeyen, teslim olmayan her şeye saygısızlık ve hor görmedir.

Zulüm eden, hapseden, katleden sistemdir.

Çalar.

Bu sistemin tepesinde, ortaya çıkan, üreyen, büyüyen ve ölen figürler var: kurtarıcılar, liderler, şefler, adaylar, hükümetler, çözümlerini sunan partiler.

Sorunları çözmek için, bir başka meta olan reçeteler sunarlar.

Belki dışarıda bir yerlerde, sorunların yaratıldığı yerden, yani yukarıdan çözümlerin de geleceğine hala inananlar vardır.

Belki de hala yerel, bölgesel, ulusal ve küresel kurtarıcılara inanan birileri var.

Belki de hala bizim yapmamız gereken şeyi birisinin yapacağını umanlar var.

Öylesi çok güzel olurdu, evet.

Her şey öylesine kolay, rahat olurdu, çok fazla çaba gerektirmezdi. Yalnızca el kaldırmak, oy pusulasını işaretlemek, form doldurmak, alkışlamak, slogan atmak, siyasi bir partiye üye olmak, ve birisini atmak ve bir diğerini getirmek üzere oy kullanmaktan ibaret olurdu.

Belki de, diyoruz biz Zapatistalar, belki de, düşünüyoruz, biz olduğumuz şeyiz.

Her şey böyle olsaydı hoş olurdu, ama değil.

Zapatistalar olarak öğrendiğimiz şey, öğretmenimiz olarak yolumuzdan başka hiç kimse ve hiçbir şey olmaksızın, hiç kimse, kesinlikle hiç kimse gelip bizi kurtarmayacak, bize yardım etmeyecek, sorunlarımızı çözmeyecek, acımızı gidermeyecek veya ihtiyacımız olan ve hak ettiğimiz adaleti bize sunmayacak.

Her birimizin kendi takvimi ve coğrafyasında, kolektif adlarıyla, kendi düşünüş ve eyleyişleriyle, kendi meşeileri ve kaderleriyle yalnızca bizim yaptıklarımız var.

Zapatistalar olarak ayrıca, bunun ancak örgütlenmeyle mümkün olduğunu öğrendik.

Eğer insan kızıyorsa bunun iyi olduğunu öğrendik.

Ama eğer daha fazla insan, çok insan kızıyorsa, dünyanın bir köşesinde bir ışık tutuşur ve bir anlığına yeryüzünün yüzeyinin tamamında bu ışığın parıltısı görülebilir.

Ama aynı zamanda bu kızanlar kendilerini örgütlerse… Ah! İşte o zaman yalnızca yeryüzünün yüzeyini aydınlatan anlık bir ışıltıdan çok başka bir şeye sahip oluruz.

O zaman, sessizce başlayan ve giderek büyüyen bir mırıltı, tıpkı bir söylenti gibi bir titremeye sahip oluruz.

Sanki bu dünya başka birini, daha iyi, daha adil, daha demokratik, daha özgür, daha insan… veya insani bir dünyayı doğurmak üzereymiş gibi olur.

O yüzden bugün sözlerimize, bir süre öncesinden gelen ama halihazırda zorunlu, acil ve hayati olan sözlerle başlıyoruz: kendimizi örgütlemeli, bu yaşamı değiştirmek, başka bir yaşama biçimi, kendimizi halklar olarak yönetmenin başka bir yolunu yaratmak için mücadele etmek üzere kendimizi hazırlamayız.

Çünkü eğer örgütlenmezsek, köleleştirileceğiz.

Kapitalizmin güvenilecek hiçbir şeyi yoktur. Kesinlikle hiçbir şeyi. Bu sistemle yüzyıllarca yaşadık ve bu sistemin dört tekeri altında ıstırap çektik: sömürü, baskı, el koyma ve hor görme. Şimdi, sahip olduğumuz tek şey birbirimize ve kendimize olan güvenimiz. Ve yeni bir toplumu, yeni bir yönetim sistemini, istediğimiz adil ve onurlu yaşamı nasıl yaratacağımızı biliyoruz.

Yalnızca yerli insanların, köylü çiftçilerin, işçilerin, öğretmenlerin, ev kadınlarının, entelektüellerin, veya genelde işçilerin değil, nihayetinde ister başlarında bir patron olsun olmasın günlük yaşamda hayatta kalmaya çalışan pek çok işçi var, çünkü hepimiz kapitalizmin pençesinde kıstırılmışız, hiçbirimiz, tümümüzü yok edecek kapitalist çok başlı yılanın fırtınasına karşı güvende değiliz.

Bir başka deyişle, kapitalizmin içerisinde kurtuluş diye bir şey yoktur.

Hiç kimse bize öncülük etmeyecek; her durumu nasıl çözeceğimizi beraber düşünerek kendimize öncülük etmeliyiz.

Çünkü eğer bize yol gösterecek birilerinin olduğunu düşünürsek…, aslında kapitalist sistemin son birkaç yüzyılı boyunca nasıl yol gösterdiklerini gördük; bu bizim, yoksulların hiç işine yaramadı. Onların işine yaradı, elbette, çünkü sırf oturarak yaşamlarını idame ettirecek parayı kazandılar.

Herkese “bana oy verin” dediler, “sömürüyü bitirmek için uğraşacağım” ve terlemeden para kazanacakları koltuklarına gelir gelmez söylemiş oldukları her şeyi otomatik olarak unuttular ve daha fazla sömürü yaratmaya, ülkenin zenginliklerinden kalan ufak şeyi de satmaya başladılar. Bu satılmışlar işe yaramaz ikiyüzlülerdir, hiçbir işe yaramayan parazitler.

Bu nedenle, yoldaşlar, mücadele bitmedi, daha yeni başladık. Daha henüz yalnızca 32 yıl mücadele ettik, bunun 22 yılı aleniydi.

Bu nedenle, kayığımızı, evimizi, yani özerkliğimizi kurabilmek için kendimizi daha iyi birleştirmeli, daha iyi örgütlemeliyiz. Ufukta beliren büyük fırtınadan kendimizi kurtaracak olan budur. Farklı iş alanlarımızı ve kolektif görevlerimizi güçlendirmeliyiz.

Büyük tehdit olan kapitalist sisteme karşı mücadele edip kendimizi savunmak için birleşmekten ve kendimizi örgütlemekten başka olası yol yok. Çünkü tüm insanlığı tehdit eden cani kapitalizm kimseyi saymıyor; ırk, parti veya din gözetmeksizin hepimizi kenara süpürecek. Bu pek çok yıl boyunca kötü yönetim, tehditler, zulüm, hapsetme, işkence, kaybettirmeler ve tüm dünyada kırsalda ve şehirde insanlarımızın öldürülmesiyle ispatlandı.

Bu nedenle, yoldaşlar, çocuklar, gençler, diyoruz ki: siz yeni nesiller, halkımızın, mücadelemizin ve tarihimizin geleceğisiniz. Bir görevinizin ve bir zorunluluğunuzun olduğunu anlamalısınız: bu da, ilk yoldaşlarımızın, büyüklerimizin, anne ve babalarımızın, büyükanne ve büyükbabalarımızın, bu mücadeleyi başlatmış olan herkesin izinden gitmektir.

Onlar bir yol açtı, şimdi bu yolu izlemek ve sürdürmek bizim işimiz. Bunu ancak nesilden nesile kendimizi örgütleyerek, bu görevi anlayıp yerine getirmek üzere kendimizi örgütleyerek ve mücadelemizi sonuna kadar götürerek başarabiliriz.

Siz genç insanlar, topluluklarımızın önemli bir parçasısınız; bu nedenle, örgütümüzün ve özerkliğimizin tüm alanlarında her seviyeden işe katılmalısınız. İlk yoldaşlarımızın şimdi bize öğrettiği gibi her nesil bize, kaderimiz olan demokrasi, özgürlük ve adalet yolunda rehberlik etmeye devam etsin.

Yoldaşlar, hepinizin bir gün istediğimiz şeyi gerçekleştireceğinden eminiz: herkes için her şey, kendimiz için hiçbir şey – yani, özgürlüğümüz. Bugün mücadelemiz yavaş yavaş ilerliyor. Mücadelemizin silahları, hiçbir dağın ya da sınırın durduramayacağı direnişimiz, isyanımız, dürüst sözümüzdür. Mücadelemiz, tüm dünyadan kardeşlerimizin kulaklarına ve yüreklerine ulaşacak.

Her gün daha fazla insan, ülkemizde ve dünyada yaşadığımız ağır adaletsizlik durumuna karşı mücadelemizin nedeninin kapitalist sistem olduğunu anlıyor.

Aynı zamanda biliyoruz ki mücadelemizin seyri boyunca kötü yönetimin üç kademesinden de tehditler, baskı, zulüm, el koyma, tezatlar ve alaylar oldu ve olacak. Ama şundan emin olmalıyız ki kötü yönetim bizden nefret ediyor çünkü iyi bir yoldayız; eğer bizi alkışlıyorsa o zaman mücadelemizden sapmışız demektir.

500 yıllık mücadelenin ve direnişin mirasçıları olduğumuzu unutmamalıyız. Atalarımızın kanı damarlarımızda akıyor, bize mücadele ve isyan örneğini, içinde doğduğumuz, içinde yaşadığımız ve sonra geri döneceğimizi Yeryüzü Ana’mızın koruyucusu rolünü aktaran onlardır.

Yoldaş Zapatistalar,

Altıncı’nın compañeros, compañeras, ve compañeroa‘ları

Kardeşler:

Bunlar, yeni başlayan bu yıldaki ilk sözlerimizdir.

Daha başka sözler, daha başka fikirler de gelecek.

Yine sizlere, bakışımızı, kolektif yüreğimizi yavaş yavaş göstereceğiz.

Şimdilik size, şunu söyleyerek bitireceğiz: düşen yoldaşlarımızın kanını onurlandırmak ve saymak için hatırlamamız, özlememiz, ağlamamız ya da dua etmemiz yetmez, istediğimiz değişimi pratikte yaratmak için bize bıraktıkları işi sürdürmeliyiz.

Bu nedenle, yoldaşlar, bu önemli gün, çalışarak ve çabalarımızla 22 yıldan uzun bir süredir inşa edebildiğimiz az şeyi ve kazandıklarımızı, yani özgürlüğümüzü, kapitalist sistemin yok etmesine izin vermeksizin, mücadelemize ve ne pahasına ve ne olursa olsun ileri gitmeye bağlılığımızı yeniden onaylama zamanıdır.

Şimdi geri çekilme, cesaretini yitirme veya yorulma zamanı değil; mücadelemizde daha da kararlı olmalı, ilk yoldaşlarımızın bize bıraktığı sözü ve örneği sürdürmeliyiz: asla razı olma, asla ruhunu satma, ve asla pes etme.

Kitle, Sol ve Diğer Ayaklı Fosiller

“Kitle, Sol ve Diğer Ayaklı Fosiller”, Meraklı Jorj Tugayı’nın [Curious George Brigade] yazmış olduğu metinlerin derlemesidir; anti-sol anarşiye kısa ve iyi bir giriş sunar. Bu derleme, “kitle”, görev duygusu, tek konulu kampanyalar, ödün verme, koalisyonlar, kalıcılıklar, sahte ittifaklar ve diğer şeyleri eleştiriyor. Metin bunların yerine yakınlık, adem-i merkezileşme, gayri-resmi ağlar ve özerkliğe dayalı bir anarşi tasavvuru öneriyor.

Yazılar, Anarchy in the Age of Dinosaurs [Dinozorlar Çağında Anarşi] kitabından alındı. Kitap 2000’lerin ortalarında yayınlanmıştı. Derlemenin İngilizce aslına şuradan ulaşılabilir: “Mass, the Left, and other Walking Fossils”.

Boş sokaklarda yürüyüş yapma bayat ritüeli, bir köşede grev yazıları taşımak, bir türlü sona ermeyen toplantılar, sonsuza kadar süren “somut gerçekler” ve “rakamsal veriler”e dair sunuşlar, akla ve vicdana çağrı yapmalar, boş dayanışma çağrıları, davalardan seçmece, kampanyalar, bedeller, görev ve zorunluluk duyguları, vs. Bunlar, “sol” un nitelikleridir. Durumun daima daha iyiye gittiğine -ve bizim de daima ilerleme kaydettiğimize- dair süregelen anlatının bir parçası olarak sol, arkası bitmeyen boş biçimler ve tutkusuz edimler dizisi sunuyor. En beter tezahüründe yalnızca bir yönetim değişikliği (yani, kapitalist patronların yerine parti patronlarının gelmesini) öneriyor, öte yanda solun tüm çeşitleri -solcu anarşistler de dahil olmak üzere- şu anki yaşam şeklimizi verili kabul ediyorlar ve (bir şekilde) kitlesel bir teknolojik toplumu “demokratik yollarla” idare edebileceğimize inanıyorlar.

(Maalesef) pek çoğumuz “sol”a dair deneyimlere sahip ve anılarımız acı veriyor. Bu biçimlere tövbe etmiş ve solun dinazorlarını reddetmiş olan her birimiz için ne yazık ki her gün yeni tuzaklar var. Sol kendisini tüm toplumsal mücadelelere sokarak sürekli olarak insanları geleneksel sol eylemciliğin “saflarına katma”ya çalışıyor. Occupy’da kanatlarda, 2009’daki öğrenci işgallerinde, küreselleşme karşıtı harekette ve pek çoğunda sahne kenarında bekliyorlardı. Nerede enerji varsa oraya müdahale ediyorlar; mücadelenin yoğunluğunu arttırmak için değil, ölçülü olmaya, daha fazla eğitim, daha fazla konuşma ve daha fazla sıkıcı toplantı çağrılarıyla mücadeleyi köreltmek için. İdeolojileri ve taktikleri kaç defa başarısız olmuş olsa da, hantal adımlarla geri geliyorlar.

Derlemeyi paylaşan: Sprout Anarchist Collective
Derlemeyi çeviren: anonim filozof

mass-fossil-dinosaur-792x300

MANİFESTO YERİNE

Dinozorlar çağında yaşıyoruz. Dört yanımızda devasa toplumsal, ekonomik ve politik yaratıklar, tüm gezegenin üzerine hayatı tehdit eden gölgelerini düşürerek tahrip olmuş çevrelerde hantal adımlarla dolanıyor. Kapitalist-Rex ve Devlet-azorus, bir yandan yeni vahşileşmiş Pterör-daktilus gibi rakip türlerin pençelerini savuştururken daha fazla kaynak ve güçle midelerini doldurmak için mücadele ederken topluluklarımızda muazzam bir mücadele sürüyor. Bu devler arasındaki savaş korkunç ve hiddetlenerek sürüyor ama böyle devam edemez. Evrim, bu sonu belli tiranlara karşı. Şimdiden güneşleri kararıyor ve başka bir şey talep eden başkalarının parlak gözleri karanlıkta parlıyor.

Bu gözlerin tamamı şu anda küreye hakim olan sürüngen derebeylerinden pek farklı değil. Hakim olma sıralarını bekleyen daha küçük dinozorlara ilham oldular. Bu daha küçük olanlar, Sol’un fosilleşmiş ideolojileridir. Cezbedici sözlerine rağmen bu ideolojiler, Batı Avrupa’nın “sosyalist” hükümetleri gibi iri efendilerden daha fazla özgürleştirici değiller. Pençeleri ufak, dişleri de o kadar keskin olmayabilir ama iştahları ve yöntemleri, büyük türdeşleriyle aynı. Kitleyi arzuluyorlar: çocuğun büyük olma ebedi düşü. Partiler, örgütler ve hareketler sayesinde yeterli kitleye ulaşabilirlerse, o zaman efendi dinozorlara meydan okuyabileceklerine ve onların elinden iktidarı alabileceklerine inanıyorlar.

Gecenin serin gölgelerinde, unutulmuş ormanların ağaç tepelerinde ve harap şehirlerin sokaklarında daha da başka gözler var. Umuttan beslenen açık gözler ve ince bedenler, bağımsızlık olasılığıyla parlayan gözler. Bu küçük yaratıklar, dinozorların ayakizlerinde ve gölgelerinde dış çeperde yaşıyorlar. Kulakları, onları tüketmek ve tüm diğerlerini gaspetmek için “tek büyük dinozor” yaratmak isteyen küçük dinozorların çağrısına yanıt vermiyor. Bu ufak, sıcakkanlı yaratıklar çok sayıda ve çeşitli; dinozorların kibirle ayaklar altına aldığı dünyanın bolluğunun ıskartasıyla yaşamlarını idame ediyorlar. Yorgun düşmüş devler uyuduğunda, gölgelerde plan yapıyor ve dans ediyorlar. Zorbalığın sona ereceğinden emin, oluşturuyor ve yaratıyorlar, yaşamanın yeni yollarını buluyor ve unutulmuş olanları yeniden keşfediyorlar.

Bu zalim hükümdarlığın sonsuza kadar sürmeyeceğini biliyoruz. Dinozorlar bile kendi çağlarının sonunun gelmesi gerektiğini biliyor: meteor kesinlikle çarpacak. İster meraklı, sıcakkanlı yaratıkların çabalarıyla olsun, ister bilinmeyen bir felaketle, obur sürüngenlerin otoritesinin kötü günleri sona erecek. Haki üniformalı zırhlı pulların yerini, tüyler, neşe ve bir milyon renk tonundan oluşan yumuşak bir deri alacak.

KİTLE DÜŞÜ

Dinozor düşüncesinin ölümcül kusuru, kitleye olan doymak bilmez bir arzudur. Bu histerik isteğin kökenlerinin izini, henüz terk etmediğimiz uzun bir geceye, 19uncu yüzyılın ise boğulmuş gecelerine kadar sürebiliriz. Öte yandan, bir kitle haline gelme ısrarının tam kökenleri bizi ilgilendirmiyor, onun yerine bu dinozor düşüncesinin, bugünkü direniş kültürlerimize nasıl sirayet ettiğini ve onun yerini alması için ne yaratabileceğimizi anlamak istiyoruz.

Kitle arzusu, bir dinozorun yaptığı neredeyse her şeyi belirler. Bu doyumsuz şehvet sadece kararlarına değil, örgütlenmesine de hükmeder. Kitlesel örgütlenmeler, kendilerini başkalarına (ister muhtemel müttefiklere, ister medyaya olsun) sunmada bile olduklarından daha büyük olduklarını taslamak için ilkel bir göğüs kabartma içerir. İlk dinozorların uyku dışındaki yaşamlarının neredeyse her anını besin aramakla geçirmesi gibi, Sol’un dinozorları da kaynaklarının ve zamanlarının çoğunu, kitle canavarının peşinde harcar: protestoda daha çok beden, daha çok imzacı, daha çok yeni üye.

Kitlenin süregelen çekiciliği hiç şüphe yok ki geçmiş devrim günlerinden geriye kalan bir düştür. Parlak kapitalist reklam panolarının dev gölgeleri altında ve tam teçhizatlı bir polisin bakışları altında radikal bir yayını satan her yalnız ruh gizlice, Bastille’e hücum eden kitlelere, Kış Sarayı’na baskın yapan kalabalıklara, ya da Havana’ya yürüyen kalabalığa dair gündüz düşleri kurar. Bu fantazilerde önemsiz bir birey, sihirle tarihsel gücün dev dalgasına dönüşür. Bireyselliğini feda etmek ona, zulmün güçlerinden daha büyük bir şeyin parçası olma şansının küçük bir bedeli olarak görünür. Pek çok anarşist de dahil olmak üzere Sol’un çoğunluğu bu düşü besler: küçük, kırılgan bir memelinin devasa, durdurulamaz bir dinozora metamorfozu.

Kitle düşü, Sol’un geleneksel ikonografisiyle canlı tutulur: farklılaşmamış büyük kalabalıkları gösteren çizimler, proletaryanın büyüyen iktidarını temsil eden destansı işçiler, ve sokakları dolduran protestocu birliklerin havadan çekilmiş fotoğrafları. Bu imgeler çoğunlukla çekici, romantik ve güçlendiricidir: kısacası, iyi propagandadır. Bununla birlikte ne kadar çekici olursa olsun, bu imgelerin gerçek olduğunu düşünerek kendimizi kandırmamalıyız. Bu imgeler, alaycı kapitalist sistem tarafından bize sunulan parlak reklamlardan daha gerçek ya da arzulanır değildir.

Geleneksel olarak anarşistler, hangi kitle olursa olsun (kitlesel üretim, kitle medyası, kitlesel yıkım) kitlenin getirdiği homojenliğe karşı eleştirel olagelmişlerdir ama yine de pek çoğumuz, “Kurtuluş Yok, Ya Hep Beraber, Ya Hiçbirimiz!” sloganını söyleyerek sokakları dolduran insan denizinin görüntüsüne direnmekte güçsüz görünüyoruz. “Kitlesel Hareketler”, “İşçi Sınıfı” ve “Kitle Hareketi” gibi terimler hala propagandamıza hükmediyor. Ele geçirme ve devrim hayalleri geçmiş mücadelelerden tasavvurumuza damgasını vurmuş: başka zamanlardan bir kartpostal almışız ve onu kendimiz deneyimlemek istiyoruz. Eğer hemen şimdi, dünya çapında kitlesel bir değişim bizim tek kıstasımızsa, küçük bir kolektifin veya ilgi grubunun çabaları daima başarısız olmaya mahkum görünecek.

Tüketim toplumu kafamızı “büyük güzeldir”, ve “nicelik, nitelikten üstündür” ve “birlikten kuvvet doğar” gibi sloganlarla dolduruyor. O yüzden her çizgiden radikaller arasında daha büyük ve daha iyi bir kitlesel hareket düşünün bu kadar yaygın olması şaşırtıcı değil. Asimile olmaya direnenlerden ne kadar çok yaratıcılık, canlılık ve yenilik çıktığını unutmamamız gerekir. Çoğu zaman, en fantastik keşifleri yapan, anaakımı hor gören küçük bir grup oldu. İster Chiapas’taki yerli köylüler, ister lisedeki sakar genç olsun, kalabalıkta bir başka yüz olmayı reddeden bu insanlardır.

Kitleye ulaşma arzusu, pek çok işlevsiz davranışa ve karara yol açar. Belki de en sinsi olanı, genel destek bulmak için politikamızı yumuşatma dürtüsüdür. Bu pek yaygın eğilim , pek çok protestoda ve yürüyüşte gördüğümüz, düzenleyicilerin mesajının doktrinini tekdüze bir şekilde tekrarlayan, profesyonelce basılmış pankartların politik dengi olan yavan, homojen kampanyalara yol açıyor. Yerel mücadele ve kampanyalara sözde bağlı olmasına rağmen bir dinozor için bunlar, ancak kitleyle ilişkilendirildiğinde (kitle tarafından tüketildiğinde) yararlı olur. Heterojen gruplarda kolaylıkla ortaya çıkan taktiklerdeki ve mesajlardaki çeşitlilik, kolayca sindirilebilecek bir slogana ya da amaca odaklanmak için düzleştirilmeli ve ödün verilmelidir. Bu kabusta mesajımız ve eylemlerimiz, seçimlere katılımı arttırma, imza kağıtlarını doldurma, ya da eylem çağrılarına imzacılar ekleme yolları haline geliyor: tümü de kitlenin tedbirleri.

Bu sayıları elde etmek için boğulmuş yaratıcılık ve ödün verilmiş amaçlarla bedel ödüyoruz. Medyayı tiksindirecek veya bir sloganın (“Vatan için Kan Dökmeyeceğiz” ya da “Seni Başkan Yaptırmayacağız”) ötesine basit bir mesajı genişletecek fikirlerden kaçınılır çünkü bu tür fikirler tartışmaya ve görüşlerde ayrılığa yol açabilir dolayısıyla kitleyi küçültür. Sağlıklı iç tartışmalar, fikir ayrılıkları ve bölgesel farklılıklar önemsiz gösterilmelidir. Buna rağmen, direnişimizi bu kadar akışkan ve esnek kılan, en atılgan yeniliklere götüren tam da bu farklılıklardır.

Maalesef bu öngörülebilir durumlarda, konuşmadan alınan çarpıcı alıntı kraldır. Daima gözler ödüle takılı kalır: boyut. Kitle ve homojenlik arzusu (bu ikisi bir aradadır), farklı bir şey denemek isteyenlerin geleneklere uymayan ve radikal girişimlerini sınırlar. Yaratıcı ve militan eylemler hakkındaki genel şikayetlerden biri, bu eylemlerin medyada iyi karşılık bulmayacağı, asıl mesaja gölge düşüreceği, veya belki kimi bileşenleri uzaklaştıracağıdır. Genellikle alaycı göğüs yumruklama biçimindeki “birlik” için uyumluluk çağrıları, kitle siyasetlerine minnettar olmayanların tutkulu direnişlerini sansürlemek için oldukça etkili araçlardır. Sokak gösterilerinde ve topluluklarımızda eksik olan birlik değil, gerçek dayanışmadır.

Amaçlarına ulaşmada dinozorlar korkuyu bir araç olarak kullanır. Direniş topluluklarımızda, gündelik hayatlarımızda karşılaştığımız oldukça gerçek tehlikeleri kullanırlar. Kitlesel örgütlenmeler bize güvenlik ve sayısal güç vaadeder. Fikirlerinizin, meselelerinizin ve girişimlerinizin dinozor tarafından tüketilmesine razıysanız, dinozorun koca göbeğinde korunuyor olacaksınız. Şüphesiz pek çok kişi, güvenlik için mesajlarını ve belli direniş biçimlerini geçici bir süreyle sönümlemeye gönüllüdür. Bununla birlikte güvenlik vaadi, ister gösteri izinleriyle, ister büyük bir destekleyenler listesiyle desteklenmiş olsun, boştur. Devlet’in kitlesel hareketleri felce uğratma tarihi geçmişe uzanır: bir dinozorun varsayılan gücü, hantal boyutunda yatar. Devletin tek yapması gereken, gözaltılar, kendi tarafına çekme, küçük ödünler, gözdağı ve “masada yer” vererek herhangi bir hareketi tüketmektir.

Hareket, asimile edilebilecek gruplar ve radikallerden oluşan bir azınlığa bölündüğünde hareketin gücü dağılır ve moraller dibe vurur. Toplumsal ve siyasal değişime yönelik herhangi bir hareketi dağıtmak için bu Devlet’in etkili ve zamanın eskitemediği bir tekniği olduğu defalarca kanıtlanmıştır.

Başka düşler de var, anarşi düşleri, hantal proto-dinozorların hortlamadığı düşler. Bunlar “Devrim”e değil, yüzlerce devrime dair düşlerdir. Bunlar hem yaratıcı hem de militan olmayı başaran yerel ve uluslararası direniş biçimleridir. Devrim’i arayan Tek Büyük Bir Hareket’in tek kültürlülüğü, sıradan insanların yaşam deneyimlerini gözardı eder. Kuzey Amerika’daki anarşistler başka bir şeyi yaratıyor. Kimi zaman bilinçli olarak bilmeksizin, dinozor Sol’un gevşek derisini üzerimizden atıyor, yabanıl ve öngörülemez direnişler yaratmaya cesaret ediyoruz: her biri anlamlı, her biri birbiriyle bağlantılı, bir mücadele çokluğu.

Anarşistlerin düşleri, ister Washington devlet adamlarının, ister iyi maaşlı sendika memuru, ister siyasi parti bürokratının suretine bürünen ufak çaplı dinozorların kabusudur. Bireylerden ve küçük gruplardan oluşan çeşit çeşit bir yığında direniş, herhangi bir yerde ve herhangi bir zamanda, her yerde, her zaman olabilir. Doksanların sonundan itibaren bir kaç kısa yıl içinde, küreselleşme karşıtı bir araya gelmeler, yerel aktivizm ve kampanyalar, gezginler, teknoloji kurtları ve uluslararası direnişlerle dayanışmadan oluşan bir karışım, Kuzey Amerika’da yeni bir şey yarattı. Kitlesel Hareket’in yerine, tutkularımızı boğmak, yaratıcılığımızı saklamak veya militanlığımızı zapt etmek ihtiyacı olmayan bir hareketler yığınını koyuyoruz. Sabırsız olan için sayıca çok az görünebilir ve yalnızca küçük zaferler kazanıyor olabiliriz. Bununla birlikte, kitle üstünlüğü iddiasını bırakabildiğimizde, küçük olanın yalnızca güzel değil aynı zamanda güçlü olduğunu öğrenebiliriz.

KONTROL SANRISI

Gerçekliğin ölçüsüz yabanıllığıyla yüzleştiğinde dinozorlar, ateşli büyüklük sanrısına kapılır: delilik krizi içerisinde, kendi şişirilmiş imgelerinde dünyayı yeniden yaratır, yabanıl olanın üzerinden buldozerle geçip onun yerine kendi boşluklarını yansıtan bir çoraklık koyarlar. Bir zamanlar doğanın inanılmaz karmaşık çeşitliliğinin olduğu yerde şimdi asfalt ve betonun ölü basitliği vardır.

Bu kontrol alışkanlıkları yalnızca dinozorlarda değil, kendince en devrimciler de dahil olmak üzere temas ettikleri herkesin içine işlemiştir. Bu kontrol sanrıları diğer insanlarla nasıl ilişkiler kurduğumuzu, kendi düşüncelerimizi nasıl ifade ettiğimizi, ve hayatlarımızı nasıl yaşadığımızı etkiler. Amerikan toplumuna bakarsak, eviçi şiddet oranlarını, acımasız çıkarcılığı, kurumsallaşmış homofobiyi, cinsiyetçilik ve ırkçılığı gözardı edemeyiz. Dinozorların fiziksel ekosistemleri tahrip etmesi gibi, toplumsal ilişkilerinin yerine verimlilik kontrolü, gelişim ve çıkar arayışına dayalı ortaklıklar ve ittifaklar koyarlar. Anarşistler de bu hatayı yaptılar. Bir zamanlar topluluk olan şey bir hareket halini aldı; dostların yerini sade müttefikler aldı. Düşler ideoloji, devrim de iş haline geldi. Devrimciler umutsuzca çevrelerindeki dünyayı kontrol etmeye çalışıyorlar – bu boşuna bir çaba çünkü şu anda dünyayı yöneten, iki başlı Devlet-azorus ile Çokuluslu İşletme-raptor’dan oluşan dinozordur. Şimdiki zamandan kaçıp köşesine çekilen radikaller, çoğu zaman kimi devrimci geçmiş veya gelecekte hayalet olarak yaşamlarını sürdüyorlar. Kendi retoriklerine gerçekten inanan devrimcilerin, kendilerinden daha beter olan koltuk kuramcılarından yorgun düşmeleri hiç şaşırtıcı değil. Şimdiyle ilgili bir şeyler yapmaktansa gelecek hakkında düşünmek daha kolay.

Dünya hakkında kuram geliştirmenin dünyayla etkileşime girmekten daha kolay olması gibi, Devrim’in nasıl olacağı hakkında kuram geliştirmek de bir devrimi gerçekten gerçekleştirmekten daha kolay. Hangi grubun daha devrimci olduğu üzerine öngörüler ve önermeler ise çok daha gülünç. Dört dörtlük uzman olan kuramcılar, nasılsa epey uzaktaki devrimi gerçekten yaratacak olanları atama hakkını kendilerine saklı tutuyor. Şu aralar kimi seçecekler acaba? İşçileri mi? Proleteryayı mı? Gençleri? Beyaz olmayanları? Üçüncü Dünyalı halkları? Kendileri hariç herkes olabilir.

Hiç kimse Devrim’in neye benzeyeceğini bilmiyor, kaldı ki diyalektiğin mükemmelliği üzerine tefekküre dalmak için kendi çevrelerini gözardı eden titrek koltuk kahinleri ise hiç bilmiyor. Yerin üstünde ayakları üzerinde duran insanlar, hiçbir devrim kuramı kitabının geleceğin her ayrıntısını kapsayamayacağını içgüdüsel olarak biliyor. “Devrimci” diye nitelenen pek çok şey, çoğu sıradan insan için mevzu dışı. Şu anda küçük direniş edimleri biçimini alsa da gerçek toplulukların sesleri, hiçbir kuramın asla olamayacağı kadar canlı. Kim vergilerinde hile yapmıyor, polislerden uzak durmuyor, okul kırmıyor ki? Bu edimler kendi başlarına devrimci edimler olmayabilir, ama yukarıdan aşağı denetimi sökmeye başlıyorlar. Anarşist yaklaşımlar, gündelik deneyimlerle alakalı olmalı, farklı durumlar ve bağlamlardaki mücadelelere hitap etmek için yeterince esnek olmalı. Eğer bunu yapabilirsek, o zaman dinozorlardan sonra dünyada serpilebiliriz. Hatta onları devirmede parmağı olan toplulukların birinde olacak kadar şanslı olabiliriz.

UZMANLARA VE VERİMLİLİĞE i KARŞI

Anarşistler, giderek daha fazla insanın dinozorların saltanatından kopmasına yardımcı olan bir kültür yaratıyor. Günümüzde, ajitasyonumuz ve propagandamız, çoğu zaman yüreği ateşleyen yalnızca kıvılcımlardan ibaret, devrimin gerçek alevleri değil. Bu kimilerinde hem sabırsızlığa hem de sinizme yol açtı ama anarşistler kendinden emin olmalı. Yalnızca üretim araçlarını kontrol ettiğimiz değil, kendi yaşamlarımızı gerçekten kontrol ettiğimiz bir devrim yaratıyoruz.

Değişimin bilimi yoktur. Devrim bilimsel değildir. Aktivistler, toplumsal değişimlerde uzman olmamalılar, tıpkı sanatçıların kendini-ifade üzerine uzman olmaları gerekmediği gibi. Tüm uzmanların en büyük yalanı, müstesna, dokunulmaz hatta hayal edilemez olana erişiyor oldukları iddialarıdır. Devrim uzmanları, ki sevilmez ve kadrolu yapılmazlar, sizin biat etmenizin yanı sıra pek çok şey talep eder. Her şeyden önce verimlilik talep ederler – iyi yağlanmış makinede bir yer.

Evlerin arkalarında bahçeler ve toplu taşıma yerine verimlilik, genetik yapısı değiştirilmiş besinler ve on altı şeritli otobanlar yarattı. Verimlilik, ne kadar anlamsız olursa olsun ilerleme yanılsamasını talep eder. Verimliliği reddetmemiz, pek çok harika projeye yol açtı. Bombalara Karşı Sofralar [Food Not Bombs] aç olanlara yiyecek götürmenin en etkili yolu olmayabilir ama herhangi bir devlet programından, dini bağıştan, veya verimli ortaklıktan amaçları açısından daha etkili ve daha anlamlıdır. McDonalds bize akşam yemeği deneyiminin hızlı, verimli bir versiyonunu vaadediyor; bu tam da dünyanın nasıl görünmesini istediğimizin tam tersi değil mi? Verimlilik pek çok kampanya ve projeyi yönlendiriyor; çok fazla aktivist, televizyon reklamlarındaki gibi inandırıcı olmayan ve sığ karakterlere dönüştürdüler kendilerini. Verimli ve pazarlanabilir mesele arayışları onları, halkın hayalgücü için şirketlerle, hükümetlerle ve diğer aktivistlerle bir yarışmaya soktu.

Tıpkı kitle gibi verimlilik de dinozor düşüncesinin panteonundaki ana tanrılardan biridir. Bir şeyleri becermek arzusunda yanlış olan bir şey yok; bazı zorunlu projeler angaryadan daha ileri gitmiyor ve ne kadar hızlı bitirilirse o kadar iyi. Öte yandan kendi kişisel ilişkilerimiz ve ortak değişim arzularımız, aceleye getirilecek, önceden kaydedilecek ve televizyon için üretilecek şeyler değil. Verimli aktivistin girdiği tedbirli iddia: özgürlük asla gerçekte yaşanmadığından ve sadece tartışıldığından değişim, önceden planlanmalı ve can sıkıcı olmalı. Bu uzmanlar arasında, Parti’nin izni veya rehberliği olmadan bir halk ayaklanması fikriyle korkudan titreyen bürokratlar da var. Böylesi insanlar devrimci tarih boyunca ayak sürüdüler: bugün bir gösterinin kaosundan korkan onlar, ya da günlük yaşamdaki kısıtları reddetmede neyin devrimci olduğuna değinmeden sınıf mücadelesi hakkında konuşanlar da onlar. Evet, ağızlarında ceset olan tam da onlar! Fikirlerin, ya da bu fikirlere sahip olan insanların yoldan çıkabilecekleri düşüncesiyle ürperiyorlar. Çünkü toplumsal değişimin kendinden menkul uzmanı için en verimli gösteri, belli bir mesajı, belli bir izleyicisi, ve önceden planlanmış metni, tercihen kendileri tarafından yazılmış bir metni olan gösteridir.

Bu politik makinelere mi özeneceğiz? Devlet-gibi olmaya mı yanıp tutuşacağız? Makinenin Solcu versiyonu bir kere daha nihai bir ürün yaratmak üzere farklılıkları öğütecek: Tarihin Sonu, Ütopya, Devrim. Makineler canlılığımızı tüketiyor ve topluluklarımızda çok yaygın olan tükenmişlikte payı var. Toplu e-posta göndermek yabancılarla konuşmaktan ya da parkta bir limonata tezgahı kurmaktan daha verimli olabilir ama illaki daha etkili değil. Buradan şuraya uzun olan yolu katetmekle ilgili söylenecek şeyler var. Ne zaman ki sorunlarımızı çözmeleri için uzmanlara bıraktığımızda, özerkliğimizden biraz daha fazlasından feragat ediyoruz. Hakimler, profesörler, biliminsanları, politikacılar, polisler, bankacılar: verimliliğimizin motoru onlar. Onların araçları asla ilişkilerimizi veya toplumumuzu dönüştüremez; halihazırda sahip olduğumuz bombok ilişkileri ve toplumu anca kalkerleştirip pekleştirirler. Onların dünyasında daima tüketiciler ve tüketilen, tutuklu ile tutsak eden, borçlu ve hissedarlar olacak. Büyük dinozorlara meydan okuyan küçük dinozorlar dünyayı değiştirmek istiyor olabilir ama bunu senin ya da benim değil, koltuk uzmanı tarafından yazılmış bir mastır planına göre yapacak.

DİNOZORLARIN SONU YALNIZCA BAŞLANGIÇ

Buradan bir çıkış var. Tüketim-ölümtuzağı-kapitalist-saçmalığı-hükümet-farekapanının çıkış kapısı, ister komün olsun, ister orman, isterse aile evinin arka odası olsun, o mitik başka bir yere kaçarak bulunmayacak. Yüzleşmeli ve mevcut keşmekeşi değiştirmeye başlamalıyız. Bu da bizim, yerleşik ideolojilere uyan izole tüketicilerden oluşmuş bir kitle olarak değil, kendi geleceklerimizi yaratan bireyler olarak hareket etmemizi gerektiriyor. Eski mitolojilerin Devrim’i, Demokrasi’si, Ütopya’sı vardı. Bir yere kadar hiçbiri inandırıcı gelmedi. Yeni ve anlamlı bir şeyi yaratırken biz sadece birbirimize sahibiz.

Direniş toplumlarımız Kuzey Amerika ve dünyada dağılmış durumda: kimi zaman genç ve öfkeli, kimi zaman olgun ve deneyimli, daima aşka veya savaşa hazır halde. Bu etkileşimler, güzel bir şeyin kıpırtıları. Anarşistlerin büyük bir yüreği ve büyük düşleri var. Bu fikirlere sahip olan ilk kişiler değiliz: atalarımız var. Geçmişe tapmak ya da geçmişten bihaber olmak yerine kendi araçlarımızı, kendi hikayelerimiz ve kendi efsanelerimizi yaratmalıyız.

Anarşi, her dinozorun kalbine nişan alan oka verdiğimiz addır. Anarşi bir din değildir, sadece bir ideoloji ya da politika tarzı değildir; anarşi, yaşayan, evrimleşen bir direniş ekolojisidir. Anarşi kısaca kendimize verdiğimiz bir sözdür. Aşağıdaki sayfalarda bir kolektifin, bugün anarşiye halk/ahali yaklaşımlarını tanımlama çabasını bulacaksınız. Bu yaklaşımın şüphesiz daha pek çok versiyonu var ama hepsi bir eylem ağıyla birbirine bağlı: savaşacağız, üreteceğiz, seveceğiz ve gelişeceğiz. Anarşi bir başka yerde, bir başka zamanda değil: anarşi, kendimizle özgürlük arasındaki en anlamlı yol.

GÖREV VE NEŞENİN ÖTESİNDE

Pek çok arkadaşlık, kolektifler ve projeler, politik işle meşgul olmanın temel güdüleri üzerine hizipleşmelerden dolayı gereksiz yere bozuldu. Temel motivasyonlarımız üzerine olan bu ayrışmalar, ideolojik olarak en “saf” projeleri veya kolektifleri bile tehdit ediyor. Bu engel, Kızıl’a karşı Yeşil fraksiyonculuğundan ya da daha önceki Pasifizm ile Doğrudan Eylem ayrımından daha yaygın ve yıkıcıdır. Bu ayrışmalar aynı zamanda dostlukları parçalayıp insanları, ne yanlış gitti diye düşünür halde bırakma gibi talihsiz bir beceriye sahiptir. Motivasyonlar üzerinde bu çatışmanın daimi ve habis özelliklerine rağmen, bu konu hakkında anarşist bir perspektiften çok az şey yazıldı.

Peki, kolektif işe yönelik bu örtük tehdit tam olarak nedir? Bu sorunun yanıtı, insanların projelerle uğraşmaktaki temel motivasyonlarında bulunabilir. Hepimizin bildiği gibi, yaptığımız işlerin çoğu sıradan ve büyük bir enerji ve kaynak gerektiriyor. Eylemlerimiz çoğu zaman görkemli beklentilerimize göre sönük kalıyor, kimi zaman bizi ciddi bir tehlikeliye bile sokabiliyor. Projelerine inanılmaz miktarda zaman ve enerji koymuş olan aktivistler arasında tükenmişlik, inanılmaz derecede yaygın bir rahatsızlık. Bu zorluklar nedeniyle, birlikte çalışmaya karar verdiğimiz insanların motivasyonlarını anlamak, onların siyasetlerini bilmek kadar önemli. Bir kolektifte kendi motivasyonlarımızı diğerlerine yansıtmak, dargınlık ve felaket için kesin bir reçete.

Geleneksel olarak, anarşist politikada iki motivasyon (veya algılanan motivasyon) damarı olageldi: Görev ve Neşe. Her ikilikte olduğu gibi, daha gerçekçi griler sürekliliğini [continuum] gözardı edip, basitçe siyah ve beyaz etiketlerin tuzağına düşmek kolay. Bunun yerine, bu iki motivasyonun, bir sürekliliğin iki uç noktası olduğunu ve arada kalan her şeyi aydınlattığını düşünün.

Motivasyonlar, beklentilerden ayrı tutulamaz. Belli projelere katılmaya motivasyonumuz var çünkü adanmışlığımız hakkında belli olumlu beklentilere sahibiz. Kolektif olarak paylaşılmayan veya hatta ifade edilmeyen beklentiler, projelere yol haritası belirlemede zararlı verici olabilir. Ne de olsa işimizin ya da projemizin etkililiğini değerlendirmede asıl olarak beklentileri karşılamasına bakıyoruz, beklentilerdeki farklılıklar, değerlendirmelerdeki farklılıklara neden olur. Bu farklılıklar, bir kolektifin geçmiş hatalardan öğrenebilme becerisini felce uğratabilme kapasitesine sahiptir çünkü farklı ölçü çubukları kullanılıyordur. Tıpkı Görev ve Neşe’nin esas olarak farklı motivasyonlar olması gibi aynı şekilde farklı bir dizi beklentiler olacaktır ve bu da birbiriyle çatışan değerlendirmelere, bir kolektif ya da proje için başarılı olmanın ne demek olduğuna dair farklı analizlere götürür.

Görev ve Neşe gibi temel motivasyon yönelimleri, başka politik anlaşmazlıklardan daha inatçıdır çünkü bunlar genelde basit kişilik özelliklerinin bir sonucudur. Bilinçaltında yer alan motivasyonlar, entelektüel tartışmaların, tarihsel örneklerin, mantıksal manipülasyonların ve diğer bilinçli mekanizmaların çoğu biçimlerine karşı dirençlidir. Kısacası, belli projeleri yapma gerekçelerimiz her zaman akıl ile açıklanamayabilir. Bu, güdüsel psikoloji mayın tarlasından çıkış yolunu bulabilmek için, bu iki kutup türünün kendilerini nasıl belli ettiğini anlamamız ve her ikisini de tamamlayan yeni biçimlerde bir şeyler yapmayı bulmamız gerekir.

Görev, radikal projelerin geleneksel güdüsü olageldi; yakın zamana kadar, anarşist topluluklarda en yaygın eğilim oldu. Bu, şüphesiz trajik tarihimizden dolayıdır. Anarşist mücadeleler, ekseriyetle acı yenilgiler, baskılar ve dışlanmalar silsilesi olageldi. O halde yoldaşları, o pek çok kara yıllar boyunca o kadar çabayla ve özverili bir şekilde çalışmaya ne motive etti? Yanıt, daha iyi bir dünya inancıyla evli, yüksek bir adalet kavrayışına dayalı, güçlü bir Görev duygusu gibi görünüyor. Görev modeli, bir şehitler kültü yarattı – Dava için her şeyden vazgeçmiş olanlar. Görev modeliyle çalışanlar, işin zorlu olacağını ve takdir edilmeyeceğini bekliyorlar ama yine de yapılması gerektiğini hissediyorlar. Göreve duygusuyla bağlı anarşistler, işlerinin neşeli ya da tatmin edici olup olmadığını pek düşünmüyor. Görev duygusuyla hareket eden politik işler genellikle, sonu gelmeyen toplantılar, mücadele, angarya ve uzun saatlerle betimleniyor. Kişinin kendisini adamışlığı, gönüllü yapılan işlerin nahoşluğu çarpı emek-saati gibi basit bir formülle ölçülüyor. Görev duygusuyla bağlı anarşistler için fedakarlık, daimi ve somutlaşmış bir ideal haline geliyor. Harcanan enerji ve tatmin etmeyen iş miktarından dolayı, projelerin uzunluğu ve bu projelerin davaya destek sunmadaki etkililiği üzerine değerlendirmeler ile ilgili derin kaygılar var. Görev, projeleri sürdürmeye fazlasıyla vurgu yapmaya eğilimli. Çoğunlukla dikkate değer miktarda enerji, asıl işlevinin ötesinde uzun sürmüş olması muhtemel veya asla potansiyelini yakalamamış olan projeleri idame etmekte kullanılıyor.

Görev modeliyle çalışanların beklentileri dışsallaştırılmış olma eğilimindedir. Başarı ve başarısızlık değerlendirmesi, dışsal etkenlere dayandırılır. Bu etkenler genellikle medyadaki yansımayı, toplulukta yaratılan etkiyi, yeni üye almayı, toplanan kaynağı veya işin uzunluğunu içerir. Bu beklentilerin pek çoğu kolayca nicelendirilebilir ve böylece Görev duygusuyla bağlı anarşistler için ampirik analiz, başat değerlendirme biçimidir. Niceliğe ve ampirizme yapılan bu vurgu, nicelendirilebilir sonuçları arttırma arzusuna götürür. Görev modeli yaklaşım, politik Sol’un tarihteki ve şimdiki akımlarına (motivasyonlar, beklentiler ve değerlendirmeler açısından) benzer.

Neşe, anarşist emekte görece yeni bir muhalif güç ama öte yandan anarşist düşüncede daima neşeyi en azından sözde destekledik. Bu, Emma Goldman’ın ünlü “Dans edemiyorsam, devriminizin bir parçası olmak istemiyorum” alıntısıyla örneklendirilir. Anarşizmdeki daha yeni neşe modeli, punk, pagan ve 1980’lerin sonlarından itibaren gezgin kültürlerden gelir ve hippilerin ve 1960ların Yeni Sol’unun doğrudan mirasıdır. Bu modelin motivasyonu, haz ilkesine dayanır. Neşe, politik işi oyuna dönüştürme peşindedir. Eski Sol’un şehit ve feda mecazlarını reddeder ve onların yerine karnaval ve şenlikli metaforlar koyar. Aktivizmin heyecan ve güç verici olma gereksiniminden dolayı, neşe yakıtlı projeler çoğunlukla geçicidir – ilk heyecan söndüğünden hemen sonra dağılır. Projelerin kendi topluluklarına uzun vadeli etkileri üzerine pek kafa yormazlar. Neşeyle motive olmuş anarşistler aynı zamanda, Görev duygusuna bağlı anarşistlerin tarihsel projelerine karşı daha şüpheci olma eğilimindedir.

Tıpkı Görev’de olduğu gibi, neşenin harekete geçirdiği aktivistlerin beklentilerine motivasyonları şekil verir. İşin beklentisi genellikle içselleştirilir. Öznel deneyimlere vurgu yapılır ve niceliksel ölçümler yerine niteliksel değişimlere odaklanılır. Beklentiler çoğunlukla eğlence, katılanların güçlenmesi, bilinç arttırma, heyecan, yaratıcılık ve yeniliği içerir. Bu niteliksel ölçümleri karşılamayan projeler kusurlu görülür ve bu hedeflerin en azından bir kısmını ulaşan projelerse, dış etkilerine bakmaksızın başarılı olarak görülür. Bireysel gereksinimler, öznel deneyimler ve güçlenme [empowerment] üzerine yapılan bu neşeli vurgu, geleneksel politik Sol’dan çok belli hedonistik hippi ve punk altkültür akımlara özgüdür.

Pek az anarşist proje, özellikle de en başta, tam olarak Görev ya da Neşe üsluplarına uyduğundan, bu farklı kişilikler kendilerini bir arada çalışırken bulur. İlk başta bu gerilime yol açar ve onun ardından da dargınlık ve ihraca götürür. Son yıllarda bu o kadar çok defa oldu ki, her iki tür motivasyonu yabancılaştırmaktan ve yanlış yansıtmaktan başka bir işe yaramayan, tamamen alakasız “Toplumsal Anarşizm veya Yaşamtarzı Anarşizmi” tartışmasına neden oldu. Görev ve Neşe tartışmasının benzer bir ayrım yaratabileceğinin farkındayız ve eğer amacımız bu olsaydı, bu ikiyüzlülük olurdu. Aksine, sahte bir “motivasyon birliği” yaratmaya çalışmaksızın ya da bir başka sekter savaş başlatmaksızın, motivasyonların tayfının tümünü anlamaya çalışmalıyız. Görev ve neşe üsluplarında Anlam aramak, konsensüse ulaşma sürecine benzetilebilir.

Adanmışlıklarını etkileyen gerçek motivasyon farklılıklarını aydınlığa kavuşturmaksızın birbirine saldıran bu sürekliliğin her iki ucundakiler tarafından bir kestirme yol kullanıldı. Bu da, anarşistlerin fraksiyonlaşması için bir tane daha yol yaratıyor.

Bu makale, insanların bir araya gelmesi çağrısı değil: bu hedef oldukça olasılık dışıdır ve hatta illaki arzulanır değildir. Her iki motivasyon yaklaşımının (ayrımın her iki tarafında açıkça işaret edildiği gibi) ciddi yetersizlikleri var ve dolayısıyla farklı bir dizi yaklaşım gerekiyor. Başarılı olmak için yeni bir yaklaşım, anarşist projelerde çalışan kolektifler içerisinde dayanışmayı büyütmek ve bu üsluplardan birini cisimleştiren insanlar arasında mevcut gerilimi en aza indirmek için hem Görev hem de Neşe üsluplarının güçlü yönlerini tamamlamalıdır.

İyi haber ise, iş yapan ve projelere dahil olan anarşistlerin oldukça büyük bir kısmı Görev-Neşe sürekliliğinin iki ucunda değil. Anlam’a dayalı bir güdüsel yaklaşım önermek isteriz. Umut ediyoruz ki, Anlam’ın telaffuz edilmesi, pek çok projeyi boğan gerilimleri hafifleteceği gibi, yeni ve başarılı projeler için de bir dürtü sağlar.

Ağırlıklı olarak Anlam’a dayalı motivasyonlar daima anarşinin parçası olageldi; aslında, Anlam kelimesi, hem Görev hem de Neşe kampları tarafından diğer tarafa saldırırken kendi yaklaşımlarını haklı göstermek için kullanılageldi. Anlam kelimesine her iki üslup tarafından sahip çıkıldığından, Anlam’a dayalı motivasyonlardan ne kastedildiğini açıklamak gerekiyor. Erich Fromm, Anlam’a dayalı motivasyonları “hem nesnel [Görev] hem de öznel [Neşe] anlama yollarını içeren” şeklinde betimlemişti. Anlam, dışsal etkileri analiz ederek onları içsel duygularla sınamakla belirlenir. Anlam’la harekete geçen bir anarşist, çabalarının hem kişisel (içselleştirilmiş) hem de kamusal (dışsallaştırılmış) etkileri olmasının peşindedir.

Anlam’ları açısından bakılan projeler, diğer iki sınırlı yaklaşıma nazaran daha enine boyuna değerlendirilebilir ve daha derinden takdir edilebilir çünkü hem nicelendirilebilen hem de nitelendirilebilen arzuları tanır. Çabalarımız artık birden çok eksenden değerlendirilebilir. Artık kişinin kaç saat çalışmış olması meselesi olmaktan çıkar, aynı zamanda faaliyetlerinden dışa vurduğu keyfi de kapsar. Bir projenin sadece ne kadar heyecan verici veya eğlenceli olduğuyla değerlendirilmesi gerekmez, aynı zamanda amacına ulaşmada ne kadar etkili olduğuyla da değerlendirilmesi gerekir. Sürekliliğin hiçbir ucu diğerine üstün değildir. Aksine, Anlam üretebilmek için ahenk aranır. Her iki beklentiye başvurulması, politikamızın daha zengin ve daha incelikli bir analizini ortaya çıkarır. Anlam, aynı zamanda hangi projelerin sınırlı enerjilerimizi ve kaynaklarımızı harcamaya değer olduğuna karar vermede yararlı bir araç sunar.

Anlam yaklaşımı, tüm başarılı anarşist mücadeleler ve projeler tarihini geri kazanma avantajına sahiptir. Ayrıca, sürekliliğin uçlarına bağlı yoldaşlara, kendi motivasyonlarından vazgeçmeden ya da motivasyonlarını bastırmadan birlikte çalışma yolu sağlar. Projelerimizde Anlam peşinde olduğumuzda, çabalarımızın ve kaynaklarımızın azami ölçüde gerçekleşmesini talep ediyoruz. Sürekliliğin uçlarından herhangi birine artık razı olmayıp tüm çatkının peşinde olacağız.

Anlam’a vurgu yapmak, anarşist çabada bir başka daimi engelin, yani tükenmişliğin yıkıcı etkisini sınırlandırır. Tükenmişlik, haddinden fazla zamanımız ve kaynaklarımız anlamsız projelerde heba edildiğinde gelir. Anlamlı uğraşlar aslında enerji ve hediyeler yaratır. Mücadelelerimizi sürdürmek, uzun soluklu projeler gerçekleştirmek için daha fazla saik sağlar. Anlam’a dayalı projeler, tüm Görev-Neşe spektrumundaki insanlara hitap eden heyecan verici fırsatlar ve yeni deneyimler sunar.

Hem Görev-yoğunluklu emek beklentilerini, hem de şen hedonizm ürünlerini toplu-üreten bir kültürde Anlam, emeğimizin, kaynaklarımızın ve yaşamlarınızın bedelini haklı çıkarır. Kapitalizm, bizi işçiler ve tüketiciler diye bölen anlamsız ilişkiler yaratarak, Görev-Neşe sürekliliğinin en iki ucundan beslenir. Anarşi bu absürd, ikili topluma bir çözüm sunar. Anlamlı projeler, hem deneyimli anarşistler hem de yeni insanlar için aynı şekilde daha iyi bir cazibe olacaktır.

Yalnızca hem dışsal hem de içsel ihtiyaçları dürüstçe dengelemeye çalışan projelerin, anlamsız gündelik tüketim kültürünün kirli atmosferine karşı kalıcı bir direniş sağlama umudu olacaktır. Ne Görev ne de Neşe tek başına canlı direniş topluluklarında yeni ve daha iyi yaşama yolları geliştirebilir. Bir başka dünya gerçekten de olası ama o, anlamlı bir dünya olmalı.

HÜCRE, ZÜMRE VEYA İLGİ GRUBU?

Anarşist çevrelerde “ilgi grubu” [affinity group] terimi sıklıkla ağızdan ağıza dolaşıyor. Bununla birlikte, ilgi gruplarının esas mizacı ve radikal değişimi nasıl meydana getirebilecekleri üstüne oldukça çok yanlış kanı bulunuyor. İlgi grubu yapıları, hem hücreler hem de zümrelerle kimi bariz ortak özelliklere sahip ama farklı bağlamlarda bulunuyorlar. Dışarıdan bir gözlemcinin herhangi bir grup insanın bir hücre, zümre ya da ilgi grubu olduğunu belirlemesi çok zor olabilir ve bu, şüphesiz kafa karışıklığına yol açıyor. Her üç tür grup da, birlikte çalışan, birbirlerine destek olan az sayıda, diyelim üç ile dokuz kişiden oluşur ve tipik olarak dışarıdaki kişilere kapalı bir yapıya sahiptir. Amaçlarına bağlı olarak, sıradan olandan devrimci olana değişen çok sayıda projeyle uğraşıyor olabilirler ama benzerlikleri bu kadardır.

Hücre, birleşik bir politik ideolojisi olan daha büyük bir örgütün ya da hareketin bir parçasıdır. Hücreler çoğunlukla parçası oldukları daha büyük topluluktan direktif alırlar. Genellikle hücreler “iş” odaklıdır ve birincil amaç olarak toplumsallaşmaya yaslanmazlar. Belirli hücreler, ortak bir tasavvurla (aynı örgüt içinde) birbiriyle ilişkilidir ama çok farklı taktikler kullanıyor olabilirler.

Öte yandan zümre, daha büyük bir topluluktan ya da örgütten kendilerini koparmış bir grup insandır. Toplumsal zümreler yaygındır, bunun iyi örnekleri sporcular, tikiler, inekler gibi gruplar tüm liselerde bulunur. Zümreler, soyutlanmış olma eğilimi gösterir ve ilişkili oldukları topluluğun geri kalanı ile kendileri arasında esnek olmayan sınırlar yaratmayı tercih eder. Zümreler, ender olarak işe ya da projelere odaklanır.

İlgi grubu, belli bir tasavvuru paylaşan bireylerden oluşan otonom [özerk] bir gruptur. Bu tasavvur, üyeler arasında tam olarak aynı olmasa da bir ilgi grubu, bazı ortak değer ve beklentileri paylaşır. İlgi grupları, ister belli bir bio-bölgesindeki çevreciler olsun, ister bir arada icra eden bir hip-hop grubunun üyeleri olsun, daha büyük topluluklar içerisinden ortaya çıkar. Aynı topluluktan ortaya çıkan iki ilgi grubunun çok farklı perspektifleri, ilgileri ve taktikleri olabilir. Bu çeşitlilik, hücreler arasında nadir bulunur. İlgi grupları, ana topluluklarıyla güçlü bir bağ besler ve çoğu zaman o topluluktaki başka ilgi gruplarıyla veya örgütlerle bağlantı kurmanın yollarını ararlar. Bu anlamda, ayrı olmak isteyen zümrelerden ayrışırlar. Bir ilgi grubu, aynı zamanda, kendi ilk topluluklarının dışında başka gruplarla yakın bir şekilde çalışabilir.

İlgi gruplarının, farklı topluluklar arasında köprü kuran bağlantılar yaratabilme gibi politik bir avantajı vardır. İlgi grupları, çoğunlukla kapalı yapılar (bu, dinozorlar tarafından yöneltilen yaygın bir eleştiri) olmasına rağmen çoğu anarşist, birden fazla ilgi grubunun parçası olmaktan rahat hissediyor. İlgi grupları arasındaki bu kişisel bağlar, birbirinden farklı topluluklar arasında daha geniş yakınlık ve anlayışı besleyebilir ve sağlam dayanışma meydana getirebilir. Bu “çapraz tozlaşma” etkisidir. Örneğin, aynı zamanda feminist medya kolektifinin üyesi olan, bir doğrudan eylem ilgi grubunun üyesi, her iki grup için olanaklar yaratabilir. Medya kolektifi daha militan hale gelebilir ve doğrudan eylem grubu da feminist teamüllere ve fikirlere daha açık hale gelebilir. Doğrudan eylem, medya, ve radikal feminizmi hantal bir üst grup halinde birleştirmeye çalışmak yerine bu aktivist, esas ilgilerinde odaklanan iki grupta, birden fazla olan ilgilerinin peşinde gidebilir. Paradoksal olarak bu kapalı ilgi grupları, daha geniş yakınlıkların gelişmesi için güvenli ve destekleyici bir yer sunar ve böylece, daha geniş bir karşılıklı yardımlaşma, anlayış ve destek ağı yaratır.

Hücre ile zümre modellerinin bağlamsal sınırlarını kabul etmek önemli, öte yandan ilgi gruplarını seçkinci ya da kapalı olduklarından dolayı bir kalemde silmek yanlış olur. İlgi grupları, bir yandan insanlara belli ilgilerinin ve yakınlıklarının peşine düşmelerinde destekleyici bir çevre sunarken, öte yandan da topluluklar arasındaki bağlantıları arttırmada muazzam olanaklar sunuyor.

ONUR, SAFLIK VE PROJELER

Anarşist-onur, projelerimizde ve yaşamlarımızda teşvik etmeye değer bir şey. Bu, birlikte faaliyette bulunduğumuz kişilerin kestirme yoldan neye inandığımızı, nasıl davrandığımızı bilmesini sağlayan bir tür şeffaflık biçimidir. Kısacası, dürüsttür. Anarşist-saflık ise anarşist-onurun kara gölgesidir. Saflık, birlikte çalışan herkesin aynı politikaları, gündemleri ve davranışları –yalnızca belli bir süre veya proje boyunca değil, yaşamları boyunca- paylaşmalarını talep eder. Bu, toplulukları felç edebilecek ve absürd “kim kimden daha anarşist” tartışmaları yaratacak, işlevsiz ve gereksiz bir politik Püritenlik akımı yaratır. Bu tartışmalar, hayvan hakları ve vegan toplulukları kırıp geçirdi ve elbette Hristiyanlık gibi dinozor ideolojileri de. Onur ile saflık arasındaki farklar incedir ama olağanüstü önemlidir. Bu farklılıklar, başkalarıyla nasıl çalıştığımızı ve etkileşime girerek kimlerle zaman geçirmeyi tercih ettiğimizi etkiler.

Anarşist-onur, bizim örgütlenme ilkelerimizi, tasavvurlarımızı ve amaçlarımızı paylaşmasa da takdir eden bireylerle çalışmamızı sağlar. Tüm katılanların, ister birlikte bir yardım kampanyası düzenlemek, ister birlikte sokaklara çıkmak konusunda olsun, bilgiye dayalı kararlar almalarını sağlar. Ama anarşist olan pek çok kişi bu gerçeği diğerlerine söylemekten sakınıyor. Anarşist-onurun potansiyel müttefikleri uzaklaştıracağından korkuyorlar. Maalesef, motivasyonlarımız hakkında ketum olmak ataerkil ve küçümseyicidir, ve sahtekarlığın kolay bir makul kılma yolu olabilir. Anarşistler olarak kimliklerimizi gizlemek diğer insanların, gerçek politikalarımıza bağlı olarak bizimle çalışma kararını alacak kadar akıllı veya bilgili olmadıklarını varsayar. Politik açıklık, tüm grupların kendi esas amaçlarını ve ilgilerini paylaşmalarına yol açar. Açıklık, dargınlık ve daha sonraki yanlış anlamalara karşı ittifak ve ortaklık aşılar. Eğer gruplar veya bireyler bizim anarşist olmamızdan dolayı bizimle çalışmamayı tercih ediyorsa, o zaman bu kararlarına saygı duymalıyız. Bu, onları başka bir şey olduğumuzu düşünmelerine kandırmaya çalışmak ve duruma göre “Devrim’den sonra” ya da icabında sokak eyleminden sonra pat diye söyleyivermekten daha iyidir. Birlikte çalışmak istediğimiz gruplar ve bireylerle samimi ve açık diyaloglar yaratmak için çaba harcamak, gerçek dayanışmayı geliştirmek için en iyi şansımızdır.

ANARŞİST TOPLULUĞUN EŞİĞİNDE

Başlangıcından beri anarşizm (pek çok enternasyonal toplumsal hareket gibi) politikasıyla tanımlandı. Şüphesiz politik varlıklarız. Anarşistlerin net düşman listeleri var: Devlet, kapitalizm, ve hiyerarşi. Aynı derecede net arzu listemiz var: karşılıklı yardımlaşma, otonomi, ve adem-i merkezileşme. Anarşinin dinozorlardan daha iyi bir yaşam sağlayacağına bahse girmemize rağmen anarşizmin, Komünizm, Sosyalizm, Liberalizm, Reformizm, Kapitalizm, Mormonizm, veya herhangi başka bir “-izm” kadar kötü bir başka ortodoksluk haline gelmesini engelleyecek pek az şey var. Kuzey Amerika’da son yıllardaki gelişmeler, anarşist politikaların belli bir eğiliminin veya dar bir çeşidinin, bu politikalarla yarattığımız müşterek topluluklar kadar önemli olmadığını gösterdi. Bu topluluklar, teamüller, taktikler ve kültürle bir arada duruyor. Tekkültür olmamıza gerek yok. Bunun yerine, anarşiyi kültürler ekolojisi gibi düşünün; çeşitlilik talep eden ve çeşitlilikle büyüyen bir şey – bakteri üretme kabındaki mikroplar veya sokaklarda protesto gibi.

Birlikte çalışan ve yaşayan herhangi bir arkadaş grubu gibi biz de farklı kökenlerimize rağmen müşterek bir kültür geliştiriyoruz. Kropotkin, Emma veya CrimethInc’in bir kitabını açmamış olup da anarşist ilkelere göre yaşayan pek çok insan da dahil olmak üzere her anarşist grup, kendi özgün teamüllerini ve kültürünü yaratıyor. Tüm yeni ortodoksluklardan usandık, oysa Batı’da büyüyen insanlar en çok bunu arzulamaya eğitiliyorlar; ister bir yazar, bir televizyon şovu, hareket veya kendi yaşamlarımızda yaptığımızdan başka herhangi bir şey: Bir Sonraki Büyük Şey. Kültür çok akışkan, aktarılabilir ve değişken olduğundan bu bizim avantajımıza işliyor. Medyanın sevgilisi veya uzmanlar tarafından dikte edilen yukarıdan anarşi yerine, anarşinin rekabet eden, farklılaşan ve mutasyon geçiren düzinelerce versiyonu var. Bu temelde iyi bir gelişme. Pek çok anarşist bu gevşeklikten ve çeşitlilikten memnun. Dinozorların tekkültürü, hayat dolu, ahali anarşilerinin lehine reddedilebilir.

Topluluk denen şey, anarşistlerin tanıdığı ve mücadelesini verdikleri bir şeydir. Bununla birlikte, bu toplulukların tam olarak ne yapması gerektiği, pek çok sert tartışmaya neden oluyor. Kime sorduğunuza bağlı olarak bu, mahalle için korsan bir radyo istasyonu, şehir gerilla savaşı, bir kolektif evi, kayak merkezlerini ateşe vermek, bir caz dinletisi veya devasa bir gösteri olabilir. Bu farklılıklar, eleştirenlerin arzuladıkları kültürlere ve topluluklara hiç de faydası dokunmayan banal argümanlara yol açar. Tribünleri etkilemeye zaman harcamak yerine hepimiz doğrularak, şu anda yaşadığımız meczup kültürün içerisinde anarşist toplumların benzerini yaratmaya daha fazla zamanımızı harcayabiliriz! Bu direniş toplulukları şu anda dünyanın her yerinde, topluluk merkezi ve mahalle bostanı, bedava klinik ve organik tarım, kolektif evleri ve performans mekanları gibi yarı-kalıcı otonom bölgelerin yaratılması sayesinde meydana geliyor. Harekete geçme ve bir araya gelme, işgaller ve ağaç tepelerine yerleşme, sokak partileri ve bedava şölenler gibi geçici otonom bölgelerde daha iyi bir dünyanın işaretlerini görüyoruz. Çünkü topluluk yaratmak, sıkı çaba istiyor ve zamanımız, bu arenalarda gerçekten tutkularımızı göstermek ve ifade etmekle en iyi kullanılmış olur, sadece tutkularımızdan bahsetmekle değil.

Otonom bölgeler, Kuzey Amerika’da dağınık halde olan küçük dükkan önleri, bodrum kütüphaneleri ve depolar gibi görünseler de son yıllarda çok büyüyen fikirlerin fiziksel tezahürleridir. Buralar, anarşinin laboratuvarları ve atölyeleridir. Ağımız genişledikçe, birbirimizle konuşma becerimiz de genişliyor. İletişim kapasitemiz son derece başarılı ve bereketli olageldi: müzik, yazı ve performans. Düzinelerce anarşist gazete, binlerce zine, belli bir miktarda kitap, bir ifade ve muhalefet medyası yarattı. Bugün sahip olduğumuz şey, kapitalist medya-makinesiyle karşılaştırıldığında devede kulak bile olamaz ama onlarla rekabet etmeye kalkmamalıyız. Kitlenin reddedilmesi anarşistlerin, varoluşlarının sonuna kadar küçük bir alakasız azınlık olmaya mahkum oldukları anlamına gelmiyor. Yüzbinlerce kolektifin ve ilgi grubunun dayanışma halinde birlikte çalışması ve farklılıklarına saygı duyması mümkün.

KAMPANYAMIZ YAŞAM

Demek dünyayı değiştirmek istiyoruz. Nereden başlamalı? Meselelerden ve kampanyalardan bir açık büfe her tarafımızı çevirmiş, her biri dikkat çekmek için yaygara çıkarıyor. Kadim ormanların kalan sonuncusunu kurtarmak için mi savaşmalı, mahalledeki fakirleştirilmiş topluluğa mı yardım etmeli, evsizleri mi desteklemeli, ırkçı milliyetçilikle mi savaşmalı, polis zulmüne karşı mı mücadele etmeli, terhaneleri mi kapatmalı, yoksa Brezilya’da Topraksız İşçiler Hareketi’ne mi yardım etmeliyiz? Sorunlar, herhangi bir insanın ya da bir grubun kavrayabileceğinden çok daha büyük görünüyor. Dünya, bir kişinin tek başına yaralarını sarmayı umacağından çok daha fazla adaletsizlik ve acıya muzdarip. Her şeyi ve daha fazlasını yapmalıyız.

Her tarafımızda, hazır yanıtlar sunan çok sayıda ideoloji var, ister komünizminden yakın zamanda sapmış mezhep olsun, ister Hare Krişna bilinci olsun. Pek çok yıldır “dünyayı değiştirmekte” olan bizler açısından, modern aktivistin müşterisi olabileceği ideolojiler marketi hakkında alaycı olmak kolay. Bir yandan kolay cevaplardan ve sahte kestirmelerden kaçınırken, aynı zamanda dünya kurtarmanın kimi yollarına Son vermemiz gerekiyor.

Tek bir kampanyaya odaklanmak, aktivistler için kapana kısıldıkları yaygın bir ara sokak. Her kampanya kendisinin, Yönetim’e karşı, en sonunda netice alınacak bundan sonraki kritik muhabere olarak reklamını yapmaya çalışıyor. Belli bir kampanyanın düşmanı sıklıkla, dünyadaki kötülüklerin ardındaki kuklaların asıl efendisi olarak sunuluyor ve diğer tüm rakip kampanyaların düşmanı da sade kukla olarak sunuluyor. Her kampanya, sınırlı bir aktivist havuzundan üye edinmek için rekabet ediyor ve yalnızca diğer davalardan değil, aktivistin günlük yaşamından da zamanı alıp götürerek tükenmişliğe neden oluyor. Her kampanya, onun müşterisi olmamızı ister – aktivizme, bir adalet marketiymiş gibi davranmaksızın değişim için mücadele etmenin bir yolu var mı?

Tek konulu kampanyalara takıntılı bir şekilde odaklanmak, davaları ve birbirimizi, göstermeye veya tüketmeye hazır, belli bir değeri olan nesneler olarak davranmaya götürebilir. Neredeyse her kampanya birbiriyle ilişkilidir ve zorunludur, ve gerçekten bir şey başarabilmek için tümünü kazanmamız gerekir – hükümetlerin ve şirketlerin asla beklemedikleri şekillerde kazanmak. Anarşi, aktivizmin pek çok geleneksel sorunlarını, devrime bir başka dava olarak değil, bir yaşama felsefesi olarak bakarak aşma esnekliğine sahiptir. Bu felsefe, cama atılan bir tuğla veya bahçelerde büyüyen çiçekler kadar somuttur. Günlük yaşamlarımızı devrimci kılarak bizler, aktivizm ile gündelik yaşam arasındaki yapay ayırımı yok ediyoruz. Dostlarımız ve sevgililerimiz olabilecekken neden yoldaş ve eylemci arkadaşlarla yetinelim ki?

CESARET BULAŞICIDIR

Bazı anarşistler arasında, punkların, gezgin çocukların ve benzerlerinin kitleleri uzaklaştırdığına dair kutsal bir söylence vardır. Aralarından bazıları, efendi bir tavır takınırsak, erdemli gülüşlerimizin ışığında yüzyıllardır süregelen anarşi karşıtı propagandanın buharlaşacağına samimi olarak inanıyor. Yamalar, dövmeler, pirsing, maskeler, siyah kıyafet, ve hatta “anarşi” kelimesinin kendisi, pek çok Amerikalı’nın bizim mücadele ettiğimiz meseleler hakkındaki kayıtsızlığı diye algılanan şeyin sorumlusu olarak görüldü. Bazıları, topluluklarımızda çok fazla “bireysellik” olduğunu iddia ediyor. Bu eleştiriler, anarşist toplulukların gerçekte güçlü yönlerini gözardı ediyor.

Topluluklarımızda ve dışarıdaki dünyada hakiki bir etki yaratmayı umuyorsak, yabancılaştırma hakkında endişelenmek yerine esinlenme üzerine odaklanmalıyız. Devlet’i devirme ve kapitalizmi sona erdirme hedefi, sıradan insanlarının yaşamlarının geleneklerine ve alışkanlıklarına meydan okumaksızın imkansızdır; arazi ciplerinin ve hisse senetlerinin gelecek yaşamlarımızın bir parçası olacakmış gibi davranmamalıyız. Anarşi daima, yüksek bedellerin ve imkansız olasılıkların olduğu bir kumar olageldi; ve yıldan yıla aktif kalmak, zekayı, adanmışlığı ve cesareti gerektiriyor. Azımız, tek başına dinozorların ezici güçleriyle başedecek kadar cesur. Direniş kültürlerini yaratan bireysel cesaret değildir. Kendi kolektif cesaretimizi geliştirip yiğit toplulular inşa etmemiz gerekiyor. Kapıyı zorlayan barbarlar olmalıyız, zararsız klonlar sürüsü değil.

İŞ OLSUN DİYE ALTYAPI!

Geçen on yıl boyunca, anarşistler arasında, Kuzey Amerika’da altyapı gereksinimi üzerine pek çok hararetli tartışma oldu. Açık bir şekilde anarşist olan bir altyapıya olan bu şiddetli arzuya rağmen, bu altyapının neye benzeyebileceğine dair çok az kolektif eylem veya açık görüşler oluştu.

Altyapı denen şey, bunu gerçekleştirmenin yanı sıra üzerine düşünmek için bile fazla büyük görünüyor. Altyapı dediğimizde genellikle ulaşım, iletişim ağları, elektrik şebekesi, kanalizasyon ve barınma gibi şeyler akla geliyor. Ya da, gerçekleşmesi çoğu zaman on yıllarca hatta daha uzun zaman süren, on binlerce insanın çalışmasını gerektiren, milyonlarca dolar maliyeti olan devasa imar projeleri aklımıza geliyor. Altyapı fikrinin çoğumuzu felce uğratması tevekkeli değil! Daha da beteri bu felç, anarşist bir toplumun ayakta kalma şansının olasılığı hakkında büyük bir miktarda şüpheciliğe götürüyor. Buna rağmen, başka bir tür altyapı da var ve bu küçük, özgür ve şenlikli – bugün etrafımızdaki devasa dinozor altyapıya çok yabancı bir altyapı bu. Bizim çabaladığımız şey, mevcut altyapının yalnızca dışında değil, aynı zamanda ona karşı yaşamamıza imkan sağlayacak bir karşı-altyapı.

Karşı-altyapı vuku bulur, hatta planlamadan gerçekleşir bu. Karşı-altyapı sinsidir, kedi adımlarıyla projelerimize sokularak girer. Karşı-altyapı, hemen burnumuzun dibindeki fiziksel çevreye ve günümüz olaylarına tepki olarak organik bir şekilde büyür, işte bu yüzden Bombalara Karşı Sofralar [Food Not Bombs – BKS] ABD’de çok yaygın ve mesela, pek çok aşevi ve devlet yardım programlarının olduğu İskoçya gibi bir ülkede yaygın değil. Özellikle BKS’nin bir ahali anarşizmi niteliği var çünkü acil gereksinimleri karşılamak için bir altyapıdan daha fazlası: BKS, karşılıklı yardıma dayalı hakiki ilişkilerinde yer alanların tümünü güçlendiriyor.

Bedava yemek için Bombalara Karşı Sofralar’a gelen evsiz (ya da, kendi perspektifine göre evden bağımsız) bir kadın, grup için pişirmeye başlama ve kendisini güçlendirme olanağına sahip olur. Kısa bir süre sonra, tüm girişimin ve ayrıca diğer projelerin de ayrılmaz bir parçası haline gelebilir. Bu süreç, aç insanları hareketsiz kılan, uzman üreticiler olarak işlev gören çalışanlardan sadaka alan pasif tüketicilere dönüştüren, devlet (veya cemaat) sponsorlu aşevlerdekinin tam tersidir. Bombalara Karşı Sofralar, halihazırda kültürümüzde olan bir kaç karşı-altyapı gelişmelerinden sadece biridir: atölyeler [infoshops], serbest/ücretsiz mekanlar, Indymedya, İnternet hizmetleri, sağlık ve ilkyardım kolektifleri, ve yiyecek kolektifleri. Mevcut anarşist altyapı mükemmel olmaktan uzak olmasına rağmen (kesinlikle iyi bir kaç anarşist cerraha ihtiyacımız var!) bu altyapı, ders kitaplarının ve gönüllerde yatan aslanların dışında var oluyor. Baskıcı dinozor altyapıdan farklı olarak anarşist karşı-altyapının asıl gücü başkalarına, onu tekrarlamaya ve yaymaya ilham verme becerisinde yatar.

Üç yüzden fazla Bombalara Karşı Sofralar’ı örgütleyen bir efendiler grubu veya yeryüzü üzerinde düzinelerce Indymedya’yı örgütleyen çatlak bir dahi yok. Her birimiz anarşist karşı-altyapının johnny ve jane Appleseed’leri ii olabiliriz. Bunu, dünya çevresinden iyi fikirleri ve stratejileri hasat toplayarak ve yerel düzeyde onların benzerini yaparak yapıyoruz. Tutkularımız ve fikirlerimiz arsız olmalı, öte yandan gündelik zaferlerimizden de ilham almalıyız. Altyapının altyapıyı doğurduğunu fark ederek insanların küçükten başlamaya cesaretlendirilmeye ihtiyaçları var.

Eğer mahallenizde aç insanlar varsa, Devlet’ten kar-amacı-olmayan belgesi almayı, kiralayacak bir yer aramayı veya bir besin ofisinin nasıl yürütüleceğine karar vermeyi dert edinmeyin. Küçük başlayın. Arkadaşlarınızla bir araya gelin, ihtiyacınız olmayan ya da kolayca tekrar yerini doldurabileceğiniz gıdaları arayın ve bir öğünlük yemek yapın. Bir torba dolusu sandviç alıp parka ya da metro istasyonuna gidin ve sandviçleri isteyen herkese dağıtarak bedava yemek partisi verin. Belki etrafınızdaki biri anaakımın haberlerinden bıkmıştır. Indymedya’ya ya da Infoshop’a gidin ve bir haber yazısı alın, onu çoğaltın ve öğlen arasında tartışmak üzere etrafınızdakilere dağıtın. Toplantı yapacak yer yoksa evinizi açın, kütüphanede bir masa işgal edin, ya da parkta buluşun.

Küçük ölçekli altyapının güzelliği, katılımcı olmasıdır. Yalnızca ihtiyaç duyulan bir hizmeti (yemek, mekan, su, ulaşım, vesaire) sağlamakla kalmaz, aynı zamanda hizmet verdiği topluluğa karşı doğrudan sorumludur ve ayrıca insanların birbirinden beceriler öğrenmesine olanak sağlar: topluluğun gereksinimlerinden ve halihazırda mevcut yerel kaynaklar ve becerilerden yararlanır. Adem-i merkezileşmiş altyapının altta yatan avantajı budur: hem katılımcıları hem de bağışçıları güçlendiren bir şekilde, karşılıklı yardımla kendin-yap ahlakını biraraya getirir, üretici ile tüketici arasındaki ayrımı bulanıklaştırır: Salt bir hizmet olmak yerine adem-i merkezileşmiş altyapı, topluluğun değişen gereksinimlerine anında yanıt verebilirken aynı zamanda hizmet sunduğu insanları aslında güçlendirir.

Yapılması gereken başka projeler varken neden anarşistler sınırlı kaynaklarını ve enerjilerini, altyapı üzerinde çalışmak için harcasın? Düzenlenecek protestolar, hazırlanacak sanat yerleştirmeleri, seyredilecek müzik grupları ve yazılacak manifestolar varken neden karşı-yapılar yaratmalı? Bir torba şalgam için külüstür bir araçta sokaklarda dolanıp yaşlı kadınları yerel halk bostanına götürmenin ne politik değeri var? Ülke bir başka deli saçması savaşa hazırlanırken ücretsiz bir çocuk bakıcılığı hizmeti neden açasın? 35.000’den fazla kişi kentimizin sokaklarında yatarken birkaç aile için bir işgal evi açıp tamir etmekte ne gibi bir politik güdü olabilir? Amerikalıların çoğu haberlerini medya patronlarından alırken fotokopiyle çoğaltılmış zine’ı kim ne yapsın? Biz anarşistlerin yapması gereken daha iyi şeyler yok mu?

Kısaca yanıt, çınlayan bir “Hayır”. Bu “daha önemli şeyler”, varlığını sürdürebilen bir anarşist altyapı olmaksızın imkansız. Etkili bir adem-i merkezileşmiş altyapı olmaksızın savaşı durduramaz, IMF toplantısını engelleyemez, veya özgür ve eşitlikçi bir toplum yaratamazsınız. İyi haber ise, bu altyapı, sizin Savaş’a, Devlet’e ve tüm kapitalist sisteme karşı mücadelelerinizde sizin daha etkili olmanızı sağlıyor. İnsanları sokağa çağırmak için, korunak (siper) olduğundan emin olmamız gerekir, yani o sokaklarda yiyecek, iletişim ve hukuki imkanlar ve ilk yardımcıların olduğundan. Biz yalnızca politik varlıklar değil, aynı zamanda besin, su, başımızı koyabileceğimiz bir yer, toplumsal ve politik işlerle haşır neşir olmak için sağlık ihtiyacı olan kanlı canlı hayvanlarız.

Altyapı, yalnızca büyük bürokrasilerin sağlayabileceği bir şey değil. Kayda geçirilmiş tarihin büyük bir kısmında insanlar, hiyerarşik ve zora başvuran kurumlar olmaksızın topluluklarının gereksinimlerini sağladı. Toplum karmaşık ama bu daha çok, güç ve zenginlik istifleyen otoritelerin eğiliminin bir sonucu. Ne kadar açıkça anarşist bir altyapımız olursa, ciddi bir direniş sergilemek için o kadar zamanımız, enerjimiz ve kaynaklarımız olur. Bu nedenlerle, bu altyapıyı inşa etmek, anlamlı bir politik ve kültürel iştir. Topluluklarımızda yararlanılmayan pek çok beceri, malzeme ve fikir var, yeter ki aramayıp bulmaya istekli olalım.

ANARŞİST ÖRGÜTLENMEDE ADEM-İ MERKEZİLEŞME

Anarşist projeler epey uzun zamandır, kitleye dair kibirli fantazilerle kötü yönetildi. Farkında olmaksızın, “daha büyük daha iyidir” inancı, eylemlerimizi ve grupları bu amaca uygun hale getirmemiz gerektiğine dair dinozor (devletçi, kapitalist ve otoriter) inancı benimsedik. Büyük örgütlenmelerin, birlikte çalışan daha küçük ve daha sıkı gruplara göre nadiren daha fazla şey becerdiklerine dair sezgisel anlayışımıza rağmen, kitleye olan arzu güçlü kalmayı sürdürüyor. Bürokrasi merkezileşmesi ve sonuçsuz projeler kabusundan uyanabilmek için projeleri nasıl örgütlediğimizi tekrar inceleyelim. Kitle örgütlenmesinin en önemli unsur olduğunun reddi, güçlenmenin olasılıklarını ve etkili anarşist işi yaratmak ve yeniden keşfetmek için yaşamsaldır.

YAPININ DESPOTLUĞU

Çoğu kitlesel yapılar, alışkanlığın ve ataletin bir sonucudur ve yaratıcı eleştiriden yoksundur. Grupların liderinin olması gerekmesinin ya da oylama yoluyla karar almalarının gerekmesinin “sağduyu” olması gibi, kitleyi arzulamak da aynı şekilde sağduyulu olarak kabul edilir. Anarşistler bile verimlilik, kitle ve birlik adına üstyapıların ve büyük örgütlerin zorunluluğunu kabul etmeye kandırılıyorlar. Bu üstyapılar, meşruluğun bir nişanı haline geldi ve ister basın, polis ya da geleneksel Sol olsun, dışarıdakilerin bizi anlayabilmelerinin çoğunlukla tek kanalıdır. Sonuç, büyük ölçüde kendilerini çoğaltmak için varolan ve ne yazık ki onun dışında çok az şey yapan, alfabenin çeşitli harflerinden oluşan mega gruplardır. Maalesef, işimizin ağır basan mahali olarak üstyapıları kabul etmeye yalnızca kandırılmadık: pek çoğumuz isteyerek bunu destekledi çünkü kitle vaadi baştan çıkarıcı bir vaat.

Büyük koalisyonlar ve üstyapılar, genel olarak yalnızca Solcu gruplar için değil, aynı zamanda anarşist girişimler için de izlenen yöntem [modus operandi] haline geldi. Bu koalisyonlar ve üstyapılar, aktivistlerin kitleye dair kibirli fantazilerine hitap ediyor. En iyi niyetlerimiz ve en çılgın düşlerimiz bile çoğunlukla Bastille’e veya IMF genel merkezine hücum eden, siyahlara kuşanmış güruh imgelerinden başka bir şeye yer bırakmıyor.

Kibirli kitle düşünün bedeli, dehşete düşürecek kadar yüksek ve vaadedilen getirileri asla gelmiyor. Federasyon, merkezi ağlar ve kitlesel örgütler gibi üstyapılar, ayakta kalmak için enerji ve kaynak talep ediyor. Bunlar, içine akıttığınızdan daha fazla enerji üreten daimi-hareket makineleri değil. Bizimki gibi kaynakları ve enerjisi kısıtlı bir toplulukta bir üstyapı, mevcut kaynakların çoğunu tüketebilir, tüm grubu etkisiz kılabilir. Anaakım kar amacı gütmeyen kurumlar, yakın zamanda bu eğilimi gösterdi. Salvation Army gibi büyük örgütler, yaygın olarak paralarının üçte ikisini (ve emeklerinin daha büyük bir kısmını) yalnızca varlıklarını sürdürmek için harcıyor: çalışanlar, sosyal yardım programları, toplantılar ve kamuoyuna görünme. En iyi durumda, üretimlerinin yalnızca üçte biri belirttikleri hedeflere gerçekte gidiyor. Benzer bir eğilim, bizim politik örgütlerimizde tekrarlanıyor.

Büyük koalisyonların ve üstyapıların çoğunun aşırı derece uzun toplantıları olduğunu hepimiz biliyoruz. İşte kıymetli bir egzersiz: fazla uzun bir toplantıda kendinizi sıkılmış bulduğunuz bir dahaki sefer, katılan insanları sayın. Sonra o sayıyı, toplantı kaç saat sürmüşse onla çarpın – bu da size, örgütü canlı tutmak için adanan insan-saat sayısını verecek. Buna ulaşım süresini, sosyal yardım süresini ve toplantıyı tanıtmak için harcanan propagandayı da ekleyin, işte bu size üstyapının açgözlü kursağı tarafından tüketilen saat miktarını yaklaşık olarak verecektir. Bu kabus gibi imgeden sonra durun ve eğer bu muazzam zaman, kaynak ve enerji miktarı, saf saf “aktivizm” diye anılan şeyi yapmak yerine eldeki projeye aslında harcansaydı ne kadar çok şeyin gerçekleştirebileceğini gözünüzde canlandırın.

İLGİ Mİ, FİYASKO MU?

Tüm üstyapılar müsrif değildir ama ideallerimizi ve ilgilerimizi rehin vermemizi gerektirirler. Tanımı gereği koalisyonlar, gündem yaratmayı ve bu gündemleri yürütmeyi amaçlar. Bu yalnızca belli bir toplantının gündemi değil, ne türden işin önemli olduğuna dair daha genel önceliklerle ilgilidir. Anarşist olmayan gruplar arasında bu önceliklendirme çoğunlukla, grubun tüm üyelerinin, gündemin genelini desteklediklerinden emin olmak için örgütsel bir hiyerarşiye götürür.

Bunun yaygın bir örneği, sözleri düzinelerce, yüzlerce, hatta kimi zaman binlerce insanın kanısı olarak kabul edilen basın temsilcilerinin veya sözcülerin rolüdür. Parti çizgisi veya platformu olmayan gruplarda herhangi bir kişinin, birey, ilgi grubu ya da kolektif olarak bizim adımıza konuşmasını kesinlikle kabul etmemeliyiz. Basının gözdeleri veya sözcüler aldatmacası yalnızca sinir bozucu olmakla birlikte üstyapılar, çok daha ciddi sonuçları olan durumlara götürebilir. Kitlesel hareketlenmelerde veya eylemlerde bütün bir koalisyonun kullanacağı taktikler çoğunlukla bir avuç insan tarafından kararlaştırılır. Anarşistler açısından etkinin ve iktidarın az kişinin ellerinde yoğunlaşması basitçe kabul edilemezdir, bununla birlikte, ittifaklar inşa etmek adına fazlasıyla sıklıkla buna razı oluruz.

İnsanların kendi ilgilerine dayanan etkinliklerle uğraşmaları ve yaptığımız işin, anlamlı, üretken ve keyif alınabilir olması gerektiği, uzun zamandır anarşist felsefenin yol gösterici bir ilkesi olageldi. Bu, gönüllü birlikteliğin gizli faydasıdır. Yine sayıları yüzlerce, hatta binlerce insana ulaşabilen büyük yapıların üyelerinin hepsinin benzer ilgileri ve idealleri olması gerektiği inancı küstahlıktır. Konuşma ve tartışma yoluyla herhangi bir grubun, özel gündemlerinin herkes için anlamlı, üretken ve zevkli olacağına dair diğerlerini ikna etmesi gerektiğine inanmak kibirdir.

ÖZGÜRLÜK, GÜVEN VE GERÇEK DAYANIŞMA

İçerisinde serpilebileceğimiz gerçekten özgürleşmiş bir toplum istiyorsak, aynı zamanda güven dolu bir toplum yaratmalıyız. Polis, ordular, yasalar, hükümetler, dini uzmanlar, ve tüm diğer hiyerarşiler esasen güvensizliğe dayanır. Üstyapılar ve koalisyonlar, daha geniş toplumda çok yaygın ve zarar verici olan bu temel güvenmeme halini taklit eder. Sol’un haşmetli geleneğine uygun olarak büyük örgütler bugün, büyüklüklerinden veya misyonlarından dolayı, tüm üyelerinin kararlarını ve eylemlerini çok yakından idare ve kontrol etme hakları olduğuna inanıyor. Pek çok aktivist için, bu kendinden daha büyük bir şey olma hissi, her şeyden önce örgüte biat etmelerini teşvik ediyor. Milliyetçiliği ve vatanseverliği besleyen aynı ilkelerdir. Kendimizin yarattığı ve kendi topluluklarımızda temellenen girişimler ve gruplar içerisinden ilerlemek ve bu grupları inşa etmek yerine, sulandırılmış hedefleri olan daha büyük bir örgüt için çalışıyor, diğerlerini de bize katılmaya ikna etmeyi umuyoruz. Bu, Parti’nin, kısaltması üç harfli grubun ve büyük koalisyonun tuzağıdır.

Büyük gruplarda iktidar, çoğunlukla merkezileşmiştir ve herhangi bir bürokratik örgütlenmede yapıldığı gibi görevliler (veya belli çalışma grupları) tarafından idare edilir ve dağıtılır. Aslında, enerjinin büyük bir bölümü, koalisyondaki diğerlerinden bu iktidarı korumaya adanır. Anarşistleri kendine çekmeye çabalayan gruplarda (örneğin küreselleşme karşıtı, savaş karşıtı koalisyonlarda), iktidarın bu merkezileşmesi, Basın veya Taktik gibi daha kolay görünen belli çalışma gruplarına devredilir, oysa Barınma, Beslenme, İlkyardım, ve Yasal gruplar genellikle daha iyi bir iş çıkarır. Dışarıdan nasıl görünürse görünsün üstyapılar, örgütte çok küçük azınlıkların diğerleri üzerinde orantısız bir etkiye sahip olduğu bir iklimi teşvik eder.

Anarşistler olarak biz, normal olarak, her tür merkezileşmiş iktidar ve iktidar istifleme fikirlerini reddediyoruz. Bir örgütün hayrına ya da aşırı kullanılan “birlik” gibi soyut ilkeler adına, ilgilerimizin ve tutkularımızın yeniden hizaya sokulmasını talep eden her şeye karşı eleştirel olmalıyız. Özerkliğimizi, bizi ondan yoksun bırakmak isteyen üstyapının gösterdiği aynı gaddarlıkla korumalıyız.

Karşılıklı yardım uzun zamandır anarşistlerin birlikte çalışmalarına rehberlik eden bir ilke olageldi: Karşılıklı yardımın paradoksu şudur: kendi özerkliğimizi, ancak başkalarının da özerk olduğuna güvenerek koruyabiliriz. Üstyapılar tam tersini yapıyor, kibirli fantazilerimizle hitap etme ve iktidarı cimrice dağıtma karşılığında, özerkliğimizi ve ilgilere dayalı çalışmayı sınırlandırmaya çalışıyor: adem-i merkezileşme yalnızca (özgürlüğün ayırıcı özelliği olan) özerkliğin değil, aynı zamanda güvenin de temelidir. Hakiki özgürlüğe sahip olmak için, biz de aynı şeyi yaparken diğerlerinin de kendi arzuları ve becerilerine dayalı işlerle meşgul olmalarına izin vermemiz gerekir. Onlardan iktidarı sakınamayız veya onları gündemimizi kabul etmeye zorlayamayız. Sokaklarda ve yerel topluluklarımızda sahip olduğumuz başarılar daima birlikte çalışan gruplardan çıkıyor: bu gruplar mecbur bırakıldığı için veya görev icabıyla değil, hakiki karşılıklı yardım ve dayanışmayla bir arada çalışıyor.

Başkalarını, bizimle koordinasyon halinde kendi işlerini yapmaya cesaretlendirmeyi sürdürmeliyiz. Anarşist topluluklar olarak, eşitler olarak bir araya gelmeliyiz: kimlerle ilgi grubu ya da kolektifler kurmak istediğimize kendimiz karar vermeliyiz. Bu ilkeye uygun olarak her ilgi grubu, hangi gruplarla birlikte çalışmak istediğini özgürce seçebilmeli. Bu ittifaklar, tek bir eylem için ya da sürdürülen bir kampanya için, iki grup ya da yüzlerce grup arasında, haftalarca ya da yıllarca sürebilir. Yaratılma sebebi olan iş değil de daha büyük örgütün kendisi odağımız haline geldiği zaman bu çöküşümüz olur. Bir araya gelmeliyiz ama yalnızca eşit statüde ve yaptığımız işin yönünü ya da şeklini belirleyen ne Devlet, ne tanrı, ne de bir koalisyon gibi hiçbir dış güç olmaksızın bir araya gelmeliyiz. Karşılıklı güven, karşılıklı yardımda cömert olmamızı sağlıyor. Bürokrasiler, resmi usüller, ve büyük toplantılar yabancılaşma ve atomlaşmayı teşvik ederken güven, ilişkileri teşvik ediyor. Başkalarıyla birlikte çalışırken sınırlı enerjilerimizle ve sınırlı kaynaklarımızla cömert olmayı göze alabiliriz çünkü bu ilişkiler gönüllü ilişkilerdir ve eşitlik ilkesine dayanırlar. Hiçbir grup, başkalarıyla çalışma ayrıcalığı için kendi ilgi özerkliğinden veya tutkularından feda etmemeli, bir ilgi grubunda kimlerle çalışacağımız konusunda çok dikkatli olduğumuz gibi aynı şekilde karşılıklı güven duymadığımız gruplarla bir koalisyona katılmayı teklif etmemeliyiz.

Başka gruplarla ve kolektiflerle çalışabiliriz ve çalışmalıyız da ama sadece özerklik ve güven temelinde. Belli bir grubun, diğer tüm grupların kararlarına katılmasını talep etmek hem akılsızca hem de istenilmeyen bir şeydir. Gösteriler sırasında bu ilke, “taktiklerin çeşitliliği” felsefesinin temelidir. Anarşistlerin sokaklarda taktiklerin çeşitliliğini talep ederken sonra daha büyük koalisyonlardan gelen birlik çağrılarının baskısı altına girmesi tuhaftır. Daha iyisini beceremez miyiz? Bereket ki becerebiliriz.

RADİKAL BİR ADEM-İ MERKEZİLEŞME: YENİ BİR BAŞLANGIÇ

O halde çalışmaya büyük koalisyonlarda veya üstyapılarda değil, dostlardan oluşan küçük ilgi gruplarıyla başlayalım. Topluluklarımız bağlamında işin, projelerin ve sorumlulukların radikal bir adem-i merkezileşmesi, anarşist grupların serpilme, belli beceri ve ilgi alanlarına en uygun işi yapma kapasitelerini güçlendirir. İş yapmak için etkisiz, despot üstyapıların tek yol olduğunu kabul etmiyoruz. Mevcut ilgi gruplarını ve kolektifleri güçlendirerek ve destekleyerek bir şeyler yapabiliriz. Devlet, din, bürokrasiler ve şirketlere karşı eleştirel olduğumuz kadar neden büyük federasyonlara, koalisyonlara ve diğer üstyapılara olan gereksinime dair eleştirel olmayalım? Herhangi bir strateji, tüm diğerlerine ebediyen üstün tutulmaması gerekirken yakın zamandaki başarılarımız, bir şeyi elde edebilmek için kimi devasa örgütlerin parçası olmamız gerektiği inancına meydan okuyor. Dünya çevresinde, üstyapıların dışında yapılan binlerce Kendin Yap projesini yabana atmayın. Toplantılara eşitler olarak gelip, tutkularımız ve ideallerimize yaslanarak çalışabilir ve ardından bu ideallerde ortaklaştığımız başkalarını bulabiliriz. Birlikte özerkliğimizi koruyabilir, özgürlük, güven ve gerçek dayanışma için mücadele etmeyi sürdürebiliriz.

VERİMSİZ ÜTOPYA; YA DA KONSENSÜS iii DÜNYAYI NASIL DEĞİŞTİRECEK

Anarşistler tekrar ve tekrar eleştirildi, tutuklandı, verimsiz sayıldığımız için devrim yolunda “yoldaşlar”ımız tarafından öldürüldük. Trotsky, kankası Lenin’e, demiryollarının başında olan anarşistlerin “verimsiz şeytanlar” olduğundan yakındı. “Dakik olmamaları devrimimizi raydan çıkaracak.” Lenin bu görüşe katıldı ve 1919’da Kızıl Muhafızlar, anarşist Kuzey Demiryolu Merkezine saldırdı ve anarşistler “görevlerinden azledildiler”. Verimsiz olma suçlaması anarşistler için yalnızca işlerini kaybetme meselesi değildi, yetkililerin onları katletmeleri için bir bahaneydi. Bugün bile anarşist ilkeler, Sol’da olanlar tarafından yeterince verimli olmamakla şiddetle kınanıyor. Alaya alınıyoruz çünkü gazete satmak yerine bir işgal mekanı açmayı ya da aç olanlar için büyük bir yemek hazırlamayı tercih ediyoruz. Daha geniş aktivist çevresinden gelen bu eleştirilerin çirkin etkileri olageldi. Bu dışarıdan gelen saldırılardan daha rahatsız edici olarak anarşistler, bu eleştirileri içselleştirmeye ve yinelemeye başladı. Aralarından bazıları, görevliler, federasyonlar ve oylama gibi yollarla verimlilik kazanmaya çalıştı. Bütün bunlar, uzun zamandır anarşizmin peşini bırakmayan verimsizlik öcüsünü kaçırmak için yapıldı.

Yutturmacaya kanmayın.

Bunun yerine, verimsizlikten zevk alın ve politik değişimin Ford Fabrikası putperestliğini reddedin. Verimlilik, Kuzey Amerika’da modern yaşamın ayırıcı özelliğidir: arabaya servis yapan fast foodlardan, iyi düzenlenmiş polis devletlerine. Verimlilik, Uluslararası Para Fonu ve dünyayı mahveden tarım ticareti endüstrisi gibi ruhsuz yapıların dünyasının akçesidir. “Daha az zamanda daha çok şey yapma” arzusu kültürümüzde nötr bir güç değildir: sefil uzmanların, kompetanların ve liderlerin cariyesidir.

Herkes verimli hale gelmek için atılmadı. Çeperde başka bir şey mevcut: verimsiz bir ütopya, konsensüs, kolektifler ve kendin-yap ahlakının kültürü. Zamanın satın alınmadığı, satılmadığı ya da kiralanmadığı bir yer; ve hiçbir saat, değerimizin nihai hakemi değil. Kuzey Amerika’daki pek çok insan açısından sorun, yalnızca yoksulluk değil, aslında anlamlı olan şeyleri yapacak zamanın olmamasıdır. Bu, kişisel başarısızlıkların bir belirtisi değil, zaman-takıntılı bir toplumun sonucudur. Bugün verimlilik arzusu, kapitalizmin temeli olan kıtlık modelinden doğuyor. Anlamsız meslekler/işler, kitleye-üretilmiş eğlence, ve aktivistlerin yaygın şikayeti olan bıktırıcı toplantılara saplandığımızda zaman, sınırlı bir kaynak gibi görünüyor. O halde, zamanımızı en iyi şekilde kullanalım! Siyasetimizde ve projelerimizde anarşistler, haklı olarak yolculukta anlam bulmayı istediler, yalnızca planlanan varış yerlerinde değil. Verimsizlik, zamanın kumları ideallerimizi gömmeden ilgilerimizin peşinden gitmemize ve anlamlı işlerle meşgul olmamıza fırsat veriyor. Liselerdeki rehber öğretmenlerinin öğütlerine ve bilgisayarla notlandırılan sınavlara rağmen, hayatta gerçekten ne yapmak istediğinizi bilmek zaman alıyor.

Adı Kuzey Amerika olan verimli distopyada “Vakit Nakittir”. Buna rağmen gerçekten ihtiyacımız olan şeyler için asla yeterince vakit ya da nakit yoktur. Direniş topluluklarımız haklı olarak kendin-yap atölyeleri, eğitimler, buluşmalar ve bir araya gelmeler yoluyla beceri ve bilgi değiştokuşuna oldukça önem verir. Şirketlerin ya da akademik modellerin aksine, kendin-yap tarzı beceri paylaşımı, dostluğa ve karşılıklı güvene dayalı hakiki ilişkileri yaratan, zaman tüketen karşılaşmaları gerektirir. Verimlilik peşinde koştururken ise bunun gibi anlamlı ilişkilerin yerini, profesyonelleşme ve uzmanlara bel bağlama alıyor. Toplantılarımızı yönetmek için gerçekten “profesyonel” kolaylaştırıcılara ihtiyacımız var mı? Beceri paylaşımının aksine profesyonelleşmiş ilişkiler, işlem ister arabanızı tamir ettirmek olsun ister yaşamsal sağlık hizmeti almak olsun, tüm tarafları etkilenmemiş ve daha fazlasını bekler halde bırakır. Tüketici de uzman da kendilerini, yeni beceriler öğrenme ve yeni insanlarla arkadaşlık kurma fırsatı diyerek kandırırlar. Uzman olan, iyi yaptığı ya da üzerinde uzmanlaştığı şeyi yapmaya saplanıp kalır, ve çok ender olarak gerçekten yapmak istediği şeyi yapar. Eşit derecede kapana kısılmış olan tüketici, ilişkiler verimli para değiştokuşuna indirgendiğinde kendi özerkliğini yitirir. Bu yabancılaşmış tüketici, kendi çıkarlarının aleyhine çalışır: kime parasal kaynak sağladığı hakkında çok az bilgisi vardır. Parasını, kendi yerel mahallesini mahveden ve kirasını arttıran emlak soylulaştırıcılarına borç veren bir bankaya yatırıyor olabilir. Çoğu zaman, direniş topluluklarımızda bu kapitalist ilişkileri tekrar ediyor, zamanımızı ve paramızı hakkında hiçbir şey bilmediğimiz örgütlere veriyoruz. Meraklı Jorj Tugayı’nın muzip bir üyesi, bir süre önce elinde devasa bir çöp torbası taşıyarak dolaşan, dev bir savaş karşıtı koalisyonun bir gönüllüsü tarafından kendisinden bağış yapması istendi, gerçek bir gösteri sırasında! O büyük para torbasının gerçekte nereye gideceği sorulduğunda, gönüllü omuzlarını silkti ve gayet açık yüreklilikle “İşin doğrusunu söylemek gerekirse, ben de bilmiyorum. Sadece talimatlara uyuyorum” diye yanıt verdi. Tabii ki biz sonunda paramızı kefalet fonuna bağışladık. Hayatta ve eylemlerde, kimlerle çalıştığınızı bilmeniz gerekiyor, aksi takdirde gönüllü birliktelikler yalnızca bir slogan olarak kalıyor. Ve bütün bunlar zaman alıyor.

Verimsizlik, modern kapitalist Devlet’in ideolojik temellerini çürütür. İşçiler, politik güdümlü verimsizliğin (örneğin, iş yavaşlatma), işyerinde güç kazanmanın önemli bir aracı olduğunu bilir. İş yavaşlatmayı politik sürece ve toplumun tüm kesimlerine yaydığınızı hayal edin. Politik verimsizlik, daha büyük gruplarda otoriter eğilimleri denetlemek için önemli bir araç olabilir. Örneğin, kişisel olmayan, iş yerindekilere benzeyen bir toplantıda, düzenleyenlerin daha önceden belirledikleri eylem planına karşı çıkabilir ve gerçek alternatifleri tartışmak için bir mekan ve zaman talep edebilirsiniz. Çok fazla kere aktivistler, küçük gruplar ve kendi kendini tayin etmiş liderler tarafından yaratılmış miyopik ve kötü yapılmış planlara katılmaya zorlanır. Tıpkı dostlarla birlikte hazırlanmış bir ev yemeği yerine paketlenmiş hazır yemekleri reddettiğimiz gibi aynı şekilde paketlenmiş hazır politikaları reddetmek gerekir.

POLİTİK VERİMSİZLİK

Konsensüs, oylamadan daha uzun sürebilir ama öte yandan oylama da, totaliterlik kadar zaman-verimli değildir. Verimlilik açısından elde edilen küçük kazanım, genelde hakiki katılım ve özerklik pahasına oluyor. En temelinde konsensüs, tüm topluluğun katılımını ve katkısını talep ediyor. Karşılıklı güven olan bir ortamda konsensüs, bir yandan bireylerin ve küçük grupların özerkliğini korurken, otoriteyi gerçekten reddeden pek az karar-alma modellerinden biridir. Konsensüs işlediğinde, herkes katılabilir ve tüm arzular dikkate alınır. İyi bir toplantı ve toplumsal bir ilişki yaratmanın sihirli bir formülü olmamasına rağmen, sahte ittifaklar için asla ideallerimizi ve politikamızı feda etmemeliyiz. Biyolojik çeşitliliği ve etnik çeşitliliği koruyup sürdürmekten bahsediyoruz, peki politik ve taktik çeşitliliği ne olacak? Verimlilik adına her azınlığın, fraksiyonun ya da bireyin sesi feda edildiğinde, siyasetimizin ufku daralıyor. İnsanların etkin katılımı engellendiğinde hepimiz kaybediyoruz. Verimliliği asla etkili olmakla karıştırmayın.

VERİMSİZ ÖRGÜTLENME

İlgi toplulukları genel olarak ordulardan, hiyerarşik örgütlerden veya diğer kitleye dayalı örgütsel modellerden daha az verimlidir. Yapıları gereği ilgi grupları, her bireyin fikrini ciddiye alır. Liderlerinin tek taraflı karar aldığı bir partiye göre bu çok daha az verimli bir örgütlenme ilkesidir. İlgi grupları, boyutları, verimlilik ve kaynakların kullanımı konusundaki eksiklerini, katılım, hakiki deneyimler ve dayanışmayla fazlasıyla telafi ediyor. Öte yandan Sol’daki dinozorlar bize, ordularımızın olması gerektiğini, devlet yönetimini ele geçirmemiz gerektiğini ve hepsinden öte, “kazanmak” için devlet-gibi olmamız gerektiğini söylüyor. Neden kendi direnişimizin koşullarını Devlet’in belirlemesine izin verelim ki? Anarşistler daha esnek stratejiler bulabilir. Ağlarımız neyse ki sonu gelmeyen toplantılardan ve katı ilkeler platformundan yoksun. Bunun yerine, düzensiz toplanmalarımız, belirli projeler için randevularımız, birden çok becerimiz, sağlam dostluklarımız ve örgütsel hiyerarşiler tarafından kısıtlanmayan sınırsız emellerimiz var. Bu güven ağları sayesinde insanlar, devam etmek için gereken bakım ve sıcaklığı alırken, en ölçüsüz eylemlerle ilgili rahat hissedebilir. Bu modeller, evladiyelik ve kalıcı olmayabilir ama anlamını yitirene kadar hantal adımlarla dolanan resmi partiler ve diğer verimli örgütlerden farklı olarak, pek ender olarak kullanışlıklarından daha uzun yaşıyorlar.

İnsanüstü bir şekilde verimli olma çabasıyla, her beklenmedik durum için önceden plan yapmamız gerekmiyor. Anarşistler birbirine ve dostlarına göz kulak olur. Belli sayıda müzik grupları, grevdeki yerel bir grup yararına bir gösteri düzenlemek için bir araya gelir ve para ihtiyacı olanlara verildikten sonra yollarına devam eder. Bu ilişkiler, karşılıklı olarak faydalı olabilir, belki de o müzisyenlerin, bir sonraki hafta işgal mekanlarını savunmak için grevcilerin yardımına ihtiyacı olacak!

Bu, aylık aidat toplayan ve bunu “doğru zamanda” kullanmak üzere savaş kutusunda biriktiren pek çok örgüte taban tabana zıttır. Çoğu insanın yalnızca kalabalıkta bir yüz olarak kaldığı büyük grupların aksine verimsiz örgütler, her bireyin, diğerleriyle işbirliği halinde, yeteneklerinin elverdiği azami seviyede kendilerini ifade etmelerine olanak sağlar. Bizim ağlarımızın görevlileri, bir manifestosu, hatta bir adı bile olması gerekmiyor. Böylesi ağlar, yerleşik politik sisteme dikkate değer bir alternatif olur mu? Sadece birkaç yıl önce ordunun biricik düşünce kuruluşu RAND Corp., 1999 yılında Seattle’daki WTO [Dünya Ticaret Örgütü] karşıtı protestoların izinsiz ve önceden belirlenmeyen unsurları hakkında şunları yazmıştı:

“Modern teknolojileri, özellikle canlı İnternet paylaşımlarını son derece iyi kullanan anarşistler, ağ halinde bağlantıdaki lidersiz “ilgi grupları” tarafından koordine edilen, nabız gibi atan ve yığışan taktikler sayesinde eşzamanlı eylemler gerçekleştirebildiler. Bu da, daha hızlı yanıt döngülerine sahip, ağla birbirine bağlı hasımla karşılaştığında hiyerarşik örgütlerin yüzleştiği zorlukların bir örneği haline geldi. Bu ağ örgütlenmesini ve taktikleri benimsemiş gevşek örgütlenmiş koalisyon, polisin görünüşte kaotik Seattle kargaşasıyla mücadele etmek için gerekli durumsal farkındalığı kazanma çabalarına ket vurdu.”

Bir şeyleri kesinlikle doğru yapıyoruz!

VERİMSİZ PROPAGANDA

Nitelikli deneyim talebi, anlamsız nicelikler üreten bir toplumda önemli bir propaganda aracıdır: hiçbirinde bir şey olmayan bir milyar televizyon kanalı. Yüzleştiğimiz zorluklardan bir tanesi, pasif tüketicilerden oluşan bir toplumu, her türlü yola başvurarak, kendi gelecekleri üzerinde etkin ve yaratıcı katılımcılara dönüştürmektir.

İletişim akışlarını açmak, anarşiyi yaratmanın anahtarıdır. Graffiti, fotokopi dergiler, korsan radyolar, karşı-reklamlar, reklam panolarını tahrif etme, ve web siteleri belki kitle medyasının geniş izleyicilerine ulaşamaz ama etkileri hem üretici hem de izleyici açısından daha uzun sürelidir. Daha çok insan “mesaj”ın denetimini ele aldığında, daha çok ses duyulur. Mesajın ve ortamın bu adem-i merkezileşmesi, kendi mesajlarını oluşturmak için bilgiyi insafsızca korsanlayan ve yaratan bir propagandacılar kültürü yaratır. Herkes kendi sesini duyurabildiği zaman, tüketiciyle üretici arasındaki ayrım küçülür. Bağımsız Medya Merkezleri’nin [Indymedya] ardındaki ana kavram budur. En sonunda, medya becerileri öğrenilip paylaşılınca bu ikiliğin tümü yıkılır. Her büyük yürüyüşte düzenleyenlerin dağıttığı, topluca üretilmiş haftanın-konusu pankartlara kıyasla, binlerce farklı sesin kendi durumları üzerine, her biri kendi özgün perspektifini ifade etmesini görmek çok daha etkileyicidir.

Anarşistler yalnızca kendi dinleyicilerini arttırmaya çalışmakla kalmaz, ayrıca ortamların çeşitliliğini ve dinleyicilere ulaşabilen insanları da arttırmak ister. Kendi mesajlarını iletme becerisine sahip propagandacılardan oluşan bir kültür yaratarak iletişimimiz, eşzamanlı olarak hem daha dürüst hem de daha karmaşık hale gelir. Kapitalist reklamlarda bizi en yeni ürünlerini almaya kandırmakta kullanılan hileler, bizim elimizde sistemi parçalarına ayırmak için silahlara dönüşebilir. Coors satan cinsiyetçi bir reklam panosu vegan talebine dönüştürülür, yoldan geçen sürücülerin kafasını karıştırır. Propaganda kitapları, sayfaları yırtılıp fotokopiyle çoğaltıldığında, çalındığında, yeniden yorumlandığında, üzerinde düzeltme yapıldığında ve başkalarına aktarıldığında daha anlamlı hale gelirler.

TAKTİKSEL VERİMSİZLİK

Aktivist mecrasında, taktiklerimizin bazılarında ortaklaşanlara yakın zamanda getirilmiş bir eleştiri: “Siz bir takım örgütlenme karşıtısınız, biz ise kazanmak için savaşıyoruz.” Verimliliğin peşinde koşan aktivistler, anarşist ilkelerin ideal bir dünyada veya teselli edici derecede uzaktaki Devrim’den sonra uygun olacağını ama şimdilik bu ilkelerin kullanışsız, bencil ve tehlikeli olduğuna bizi inandırabilir. Bu aktivistler, siyasi disiplin, verimlilik ve hassasiyetin solmuş bayrakları altında kendini beğenmiş bir şekilde yürür. Aslında ironik olanı, bu yürüyen grupların, en azından toplumsal ve politik değişim söz konusu olduğunda, çoğunlukla sokaktaki en etkisiz gruplar olmasıdır. Amerika’da otuz küsur yıldır ellerde pankartlarla yürümek, kapitalist gücün ve devlet gücünün saldırısına karşı çok az ilerleme kaydetti. Belki de farklı bir şey denemenin vakti gelmiştir? Bu kesinlikle kolay olmayacak. Düşmanlarımız, yolumuza büyük engeller çıkarmaya yetecek kadar birleşmiş. Onların orduları, medyası, parası, kaynakları, hapishaneleri, dinleri ve mevcut iktidar konumlarını altüst etme riski taşıyan herhangi bir devrimci değişimi durdurmak için ellerinin altında sayısız başka araçları var. Bizim verimsiz modellerimiz, olanaklarımızı azami seviyeye çıkardığımızdan emin olmanın en anlamlı yoludur. Konsensüs, tüm katılımcıların bütün fikirlerini kullanabilmemizi sağlar. Projelerimizin en fazla başarı şansının olduğundan emin olmak için herkesin görüşünü dinlemek ve onları ciddiye almak için zaman harcamaya değer. Onlara karşı direnmek, kendi yaşamlarımızı ve toplumumuzu yeniden yapmak için tüm becerilerimize, kaynaklarımıza ve yaratıcılığımıza ihtiyacımız olacak.

İnsanlar, ancak değer verildiklerini, güvenildiklerini ve güvende olduklarını hissettikleri gruplarda, bir projenin sonuçlarını belirleyecek popüler olmayan görüşlerini ve önerilerini sunmak için zaman ayırmaya istekli olacaktır. Sorumluluk, liderlerin, platformların veya soyut dogmaların körü körüne ardından gitmeye değil, dostluğa ve özerkliğe dayalı olmalıdır. Bir ilgi grubundaki her kişi, kendi eylemlerinin, sözlerinin ve davranışlarının hesabını, en güvendiği yoldaşlarına vermelidir. Verimli gruplarda çok yaygın olan karşılıklı suçlamaları ve ithamları reddediyoruz. Her kişi, eylemlerinin sorumluluğunu tam olarak kabul ettiğinde, hiç kimse bir başkasından daha fazla kabahatli olmaz. Hepimiz kendimize hesap verebilir olalım, böylece büyüyebilir ve kendi hatalarımızdan öğrenebilir, başarılarımızın üzerinde yükselebiliriz. İnsanları anlamak, dostluklar ve güven geliştirmek zaman alır. Bir platformu ya da ittifak noktalarını ilan ederek yabancılarla güven ve dayanışma geliştirebileceğimizi düşünmek naifliktir. Siyaset, liderler ya da küflü kitapların kehanette bulunduğu soyut bir zaman çizgisine bağlanmamalı, bunun yerine bizim kendi güdülerimize ve arzularımıza bağlanmalı! Düşünmek, anlamlı ilişkiler oluşturmak ve yolculuktan keyif almak için zaman talep edin. Başarılı olmada herhangi bir şansımız olacaksa, düşmanımızın bizden nefret ettiğinden daha fazla birbirimizi sevmeliyiz. Bunları amaçlarken verimsizliğimiz silahımızdır.

i Metin boyunca “verimlilik” [efficiency] kelimesi, üretken ya da bereketli anlamında değil, daha çok işletmecilik jargonunda kullanılan “randıman”, “bir işi asgari çaba ve zamanla yapabilme becerisi” olarak düşünülmeli. (Ç. n.)

ii Johhny Appleseed (1774-1845), Kuzey Amerika’da Pennsylvania, Ontario, Ohio, Indiana, Illinois, ve ayrıca bugünkü Batı Virginia’nın büyük bir bölümüne elma ağacı ekilmesini sağlayan fidan bahçıvanı. Cömertliği, korumaya verdiği önem ve elmaya düşkünlüğüyle yaşarken bir efsane haline gelmiştir. (Ç. n.)

iii Konsensüs, “fikir birliği, oybirliği, mutabakat, uzlaşı” olarak çevrilebilir, öte yandan karar alma süreçlerinde, bulunanların hepsinin katılımını ve katkısını, ikna olmasını amaçlayan belirli bir usülü, ve bu usülle varılmış kararı da içerir. (Ç. n.)

EZLN Bildirisi: “ölü olan sessizce konuştuğunda”

marcos1

İsyan sadece Zapatistalara ait değildir, insanlığa aittir. Kutlanacak bir şeydir. Her yerde, her gün, daima.

Subcomandante Marcos’ın EZLN bildirisi, Enlace Zapatista‘da yayınlandı. İngilizce çevirisi Dorset Chiapas Solidarity tarafından yapıldı ve Chiapas Support Committee tarafından yayınlandı. Bu Türkçe çeviri, İngilizce’den yapılmıştır.

Bana sorarsanız, biz bu yaşama ve ölme konusunda çok yanlış düşünüyoruz. Benim asıl özüm, yeryüzündeki gölgem dedikleri şeydir bence. Biz ruh işlerine bakarken, tıpkı güneşe suyun içinden bakan istiridyeler gibiyizdir bence; üstlerindeki ağır suyu, havaların en hafifi sanan istiridyeler gibi. Bence bedenim, asıl varlığımın tortusudur ancak. İsteyen alsın bedenimi, evet alsın, çünkü o, ben değilim.

– Herman Melville, Moby Dick

Bir süredir bütün biyografilerin, belgelenmiş bir yalandan başka bir şey olmadığını düşünüyorum ve kimi zaman, ama her zaman da değil, iyi edit edilmiş bir yalan. Tipik bir biyografi, önceden varolan bir inanca dayanır ve bu kanıdan uzaklaşan herhangi bir şeye tahammül payı oldukça azdır, tamamen yok değilse eğer. Yazar, bu daha önceden sahip olduğu inançtan başlayarak, kendisine aşina olmayan (zaten bu yüzden biyografi ilgisini çeker) bir yaşamın yapboz parçaları arasında arayışına başlar ve incelediği yaşamı değil, kendi inancını belgelemek üzere yanlış ya da tam oturmayan parçaları toplamaya girişir.

İşin doğrusu, bir insanın doğum yerinden ve tarihinden asla emin olamayız ve kimi durumlarda, ölüm yeri ve tarihinden de. Bunun dışında, biyografilerin büyük bir çoğunluğu “tarihsel roman” veya “bilim kurgu” olarak sınıflandırılmalılar.

O halde, bir yaşamdan geriye ne kalır? Çok az şey veya pek çok şey, deriz.
Pek az şey veya pek çok şey; hafızanıza bağlı.
Yani, o yaşamın kolektif hafızada bıraktığı kırıntılara bağlı.

Ve bu mesele biyografi yazarları ve editörler açısından önem taşımıyorsa, diğer insanlar için önemli olmayacaktır. Genelde olan şey şudur: gerçekten önemli olan şeyler medyada yer almaz ve kamuoyu anketleriyle ölçülemez.

Dolayısıyla, ölmüş birine dair sahip olduklarımızın tümü, “yaşam” dediğimiz küçük şeritlerden ve eğilimlerden oluşan karmaşık bir yapbozun tesadüfi parçalarıdır.

Bu kafa karıştıran girişle birlikte, bugün çok ihtiyacımız olan ve mahrum kaldığımız yönde kendimizi kucaklamak ve sarmak için o kopuk parçaların bir kısmını toplamama izin verin.

 -*-

Meksika sessizliğinde bir konser var. Zapatista ve Meksikalı Don Juan Chávez Alonso, can sıkan bir böceği kovuyormuş gibi bir hareket yapıyor. Bu onun, acemi çıkışmalarımdan birine dair özür dileme çabama yanıtı. Cucapá bölgesinde, kumlu bir arazideyiz. Bu coğrafyanın ve takvimin koordinatları, Meksika’nın Kuzeydoğusu’nda 2006’da Altıncı’yı işaret ediyor. Mesken görevi gören büyük bir kamp çadırında Don Juan gitarını eline alıyor ve bestelediği bir şeyi dinlemek ister miyiz diye soruyor. Gitarını akord ettikten sonra, kelimeler olmaksızın, 1 Ocak 1994’ten, Ulusal Yerli Kongresi’nin kurulmasında Comandanta Ramona’nın yer almasına Zapatista isyanını anlatan bir konsere başlıyor.

Ardından sessizlik, sanki başka bir notaymış gibi.
Ölülerimizin yüksek sesle sessiz olduğu bir sessizlik.

-*-

Yine Meksika’nın Kuzeydoğusu’nda İktidar, kanlı bir cinnet içinde, saçma ve cezadan muaf bir şekilde alttakilerin takvimini boyuyor. 5 Haziran 2009. Hükümetin zulmü ve hırsı, bir çocuk bakımevini ateşe vermiş. Kurbanlar, 49 küçük erkek ve kız, sızabilecek belgeler yok edildikten sonra artık yalnızca sivil zaiyat. Ailelerin çocuklarını gömmelerinin anlamsızlığını zayıf ve kokuşmuş bir adalet izliyor: sorumlu olanlar yalnızca tutuklanmamakla kalmıyor, sorumlu olanlara, Ulusal Eylem Partisi’nin mavisi altında ülkenin tümünde yaptığı katliamı saklamaya çalışacak olan caninin kabinesinde görev veriliyor.

Biyografi yazarları “yaşamın bir kaç senesi verimli değildi” diye notlarına son verdiğinde, aşağıda tarih, başka saçmalıkları içeren defterini açar: insafsız yokluklarında bu ufak çocuklar, başka erkek ve kadınları doğurdu. Onların anne ve babaları, o zamandan beri, olabilecek en büyük adalet talebini korudular: böylesi bir adaletsizliğin bir daha tekrarlanmaması talebini.

-*-

Yaşamla ilgili sorun şu ki, en sonunda seni öldürüyor,” dedi bir keresinde Durito. Chapis onun şövalyeliğe dair fantazi hikayelerini dinlemekten daima hoşlanırdı, ama yine de, Chapis‘i tanımayanları rahatsız eden münasebetsiz bir saflık ve samimiyet karışımıyla, “peki ama bu niye bir sorun oluyor?” diye sorardı. Aslen bir bok böceği ve meslek olarak da gezgin bir şövalye olan Lacandón’lu Don Durito, Chapis‘le tartışmaktan kaçınırdı, ne de olsa bir gezgin şövalyenin sözümona adap kurallarında bir bayanın söylediğine karşı çıkılmazdı. (Hele de söz konusu bayanın, “yukarda” etkili biri olduğu durumda, diye eklerdi Durito, Chapis‘in dindar, bir rahibe, bir hemşire, ya da işte imanlarını yaşamları ve meslekleri kılan o kadınlara her ne isim veriyorsanız ondan olduğunu bildiğinden.)

Chapis bizi tanımıyordu. Yani, bize dışarıdan bakan ve hakkımızda yazan ve konuşanlar gibi … ya da hakkımızda küfürlü konuşanlar gibi (biliyorsunuz, moda gelip geçicidir) tanımıyordu. Chapis, bizimle birlikteydi. Ve Meksika’nın güneydoğusundaki dağlarda kendini bilmez bir bok böceği insan kılığında görünüp kendisinin gezgin bir şövalye olduğunu iddia etmesinden önce de bizimleydi.

Ve belki de bizim aramızda olduğu için, yaşam ve ölüm hakkındaki bütün bu şeyler onu pek de endişelendiriyormuş gibi görünmüyordu. O kadar neo-Zapatista olan, kişinin herşeyini yatırdığı işte bu yaklaşımdı; ve bizi ilgilendiren ya da meşgul eden ölüm değil, yaşamdır.

Ama Chapis yalnızca bizimle birlikte olmakla yetinmezdi. Onun yolunun sadece bir parçası olduğumuz çok belliydi. Ve şimdi size onunla ilgili bir şeyler anlatıyorsam, onun biyografisine notlar sunmak için değil, burada nasıl hissettiğimizi size anlatmak içindir. Çünkü bu inananın tarihi –onun tarihi bizimledir– en fanatik ateistin bile kendisinden şüphe etmesine yol açan türdendir.

“Din, kitlelerin afyonudur”? Bilemiyorum. Bildiğim şey, Chapis‘in, belli bir bölgede, neoliberal küreselleşmenin yarattığı yıkım ve nüfus azalması üzerine şimdiye kadar duyduğum en mükemmel açıklamayı verdiğidir, Marksist-Leninist-ateist-ve-birşeyler-dahacı bir kuramcının değil … Hıristiyan, Katolik, Havarilere bağlı, Katolik cemaatinin, Altıncı taraftarı [28 Haziran 2005’te EZLN’nin ilan ettiği manifesto: Lacandón Ormanı’nın Altıncı Bildirisi], üst ruhban sınıfı tarafından Meksika düzlüklerinin coğrafi çöllerinden birine sürgün edilmiş (“çok düşündüğüm için” demişti bana, af diler gibi) bir üyesinin.

-*-

Neo-Zapatismo diye bilinen şeye yaklaşan, herkesin olmasa da pek çok insanın, kendi bireysel tarihlerinde, kendi takvim ve coğrafyalarına göre oluşan sorulara yanıt aramak için yakınlaştığına inanıyorum (ama belki de yanılıyorumdur, ve bu ilk yanılgım olmaz, ve kesinlikle son yanılgım da olmaz.) Ve onlar, sadece yanıtı bulacak kadar bir süre kaldılar. Yanıtın, tarihteki en sorunlu tek hece olduğunu fark ettiklerinde, başka bir yöne döndüler ve orada yürümeye başladılar. Başkalarına ve kendilerine hala orda olduklarını söylemelerinin bir önemi yok: terk ettiler. Bazıları diğerlerinden daha çabuk. Ve pek çoğu bize bakmıyor, bakıyorsa da, Ocak 1994 şafağından önce takvimleri sağa sola sallayanların soğukluğu ve entelektüel küçümsemesiyle bakıyorlar.

Sanırım daha önce de söylemiştim, başka bir mektupta, emin değilim. Yine de söyleyeceğim, ya da tekrarlayacağım, bu tehlikeli tek heceli kelime “sen”sin, küçük harflerle, tıpkı böyle, çünkü o yanıt, herkes için mahremdi, ve de mahremdir. Ve her bir kişi de o yanıta kendi kişisel dehşetiyle katlanır.

Çünkü mücadele kolektiftir, ama mücadele etme kararı bireysel, kişisel ve mahremdir; tıpkı devam etme veya bırakma kararı gibi.

Kalanların (ve burada coğrafyadan değil, gönülden bahsediyorum), bu yanıtla karşılaşmadıklarını mı kastediyorum? Hayır. Söylemeye çalıştığım şey şu ki, Chapis, kendi kişisel soruları için yanıt aramaya gelmemişti. Yanıtı zaten biliyordu ve o “sen”den kendi yolunu ve amacını yarattı: kendi inançlarına hesap veren bir inançlı olarak kendisi.

Pek çok başkası, onun gibi ama farklı, başka takvimlerde ve coğrafyalarda zaten yanıtlamışlardı. İster ateist, ister inançlı olsunlar. Erkekler, kadınlar, tüm takvimlerin Ötekileri. İşte bu erkekler, kadınlar, ve ötekiler, daima, ölü ya da diri, İktidarın karşısına kendilerini, kurban olarak değil, aksine alttakilerin ve soldakilerin çoklu bayrağıyla meydan okumak için koyar. Onlar bizim yoldaşlarımızdır … pek çok sefer ne onlar ne biz bunun farkında olmasak da … henüz.

Çünkü isyan, dostlarım ve düşmanlarım, yalnızca neo-Zapatistalara ait değil, insanlığa aittir. Ve bu da kutlanması gereken birşeydir. Her yerde, her gün, ve her zaman. Çünkü isyan aynı zamanda bir kutlamadır.

-*-

Bu topraklara ve göklere Yer kürenin her köşesinden kurulan köprüler ne az, ne de zayıf. Kimi zaman bakışlarla, kimi zaman sözlerle, ama daima mücadelemizle, o öteki direnen ve mücadele edeni kucaklamak için bu köprülerden geçtik.

Belki de “yoldaş” olmak bu demektir, ve başka bir şey de değil: köprüleri geçmek. Bizim gibi Chapis‘i özleyen, bizim gibi ona ihtiyacı olan Chapis‘in kızkardeşlerine yolladığımız tıpkı bu kucaklaşmadan-yapılmış-kelimede olduğu gibi.

-*-

Sevgili Matías, dokunulmazlık yalnızca Adaletin bahşedebileceği birşeydir: dokunulmazlık, Adalet sisteminin adaletsizlik icra etmesidir.”
Tomás Segovia, “Cartas Cabales” içinde

Bunu daha önce de söylemiştim, naçizane fikrime göre, her insan, kendi bireysel hikayesinin kahramanıdır. Ve anlatının rahatlatıcı kayıtsızlığında, “bu benim kişisel hikayem”, eylemler ve hatalar gözden geçirilip düzeltilir, en inanılmaz fantaziler uydurulur ve anlatılan anekdotlar, kendisine ait olmayanı çalan paragözün muhasebe yapmasını fazlasıyla çağrıştırır.

Kendi ölümünü aşmaya dair atalardan kalma arzu, ebedi gençlik iksirinin yedeğini biyografilerde bulur. Elbette bu yedek, kendi soyunu takip ettirenlerle de bulunabilir, ama biyografi belli bir anlamda “daha kusursuz”dur. O yalnızca size benzeyen biri değil, biyografinin “mucizesi” sayesinde zamana yayılmış olan “Ben”dir.

Yukarıdan yazan biyografi yazarı, zamanın belgelerini ve belki de, ölümüne el koyulmuş olan kişinin ailesinin, dostlarının veya yoldaşlarının tanıklıklarını kullanır. Bu “belgeler”, meteoroloji tahminleri kadar kesinlik taşır ve tanıklıklar da, “sanırım” ile “biliyorum” arasındaki ince ayrımı siler. Dolayısıyla biyografinin “gerçeğe uygunluğu”, her sayfadaki dipnotların sayısıyla ölçülür, ne de olsa bu dipnotların biyografi için değeri, hükümetin “imajı” için harcadığı paranın masraf dökümü kadardır ne kadar uzunsa, o kadar doğrudur.

Günümüzde internetle, Twitter, Facebook ve benzerleriyle, biyografik mitler ve yanıltmacalar dolaşıma giriyor ve şekil alıyor ve voilà, bu yanıltmacalar bir yaşamın hikayesini veya onun parçalarını yeniden şekillendiriyor, böylece bir süre sonra biyografinin gerçekte olmuş olanla hiçbir bağı kalmıyor. Ama bu çok da önemli değil, çünkü biyografi yayınlanıyor, basılıyor ve dolaşıma giriyor, okunuyor, alıntılanıyor ve aktarılıyor … tıpkı yalan gibi.

Gelecekteki biyografilerin belgelerinin modern kaynaklarına bir bakın. Yanı, Wikipedia’ya, bloglara, Facebook’a ve ilgili “profil”lere bakın. Ve şimdi bu kaynakları gerçeklikle karşılaştırın:

Belki de gelecekte şunların olabilecek olması sizin de tüylerinizi diken diken etmiyor mu:

Carlos Salinas de Gortari’nin “vatanını satmanın bir aile mesleği (aile burada kanbağı ve politika demek elbette) olmanın ötesinde, modern vatanseverlik olduğunu kavramış olan vizyoner” olarak görülmesi, yani bir hainler çetesinin lideri olarak görülmemesi (salağı oynamayın, anayasanın 27. maddesinde yapılan düzenlemeleri Meksika Ulusal Devletinin yıkımdaki dönüm noktasını destekleyenlerden bir kısmının bugün “olgun ve sağduyulu” muhalefin üyeleri olduğunu biliyoruz);

Ernesto Zedillo Ponce de León, tüm ulusu bir krizden daha beter bir başka krize sürükleyen “Devlet Adamı” olarak (ve ayrıca, Emilio Chuayffet ve Mario Renán Castillo ile birlikte Acteal Katliamı’nın entelektüel yazarlarından biri olarak) hatırlanmayacak; aksine, acayip bir mizah duygusuyla “ülkenin başına geçen” … ve sonunda aslında olduğu şeye, yani çokuluslu bir şirketin ikinci dereceden bir çalışanına dönüşen kişi olarak hatırlanacak.

Vicente Fox, Cumhuriyetin Başkanı ile alkolsüz bir içecek yan kuruluşunun Başkanı makamlarının birbirlerinin yerine geçebildiğinin … ve hayırsız insanların her ikisinde de bulunabileceğinin bir kanıtı olacak.

Felipe Calderón Hinojosa, (diğerleri ölmeyi üstlenirken kendisi) “cesur bir Başkan” olarak hatırlanacak; kendi savaş oyunu için bir silah (Başkanlık) çalmış … ve sonunda aslında hep olduğu şeye, yani çokuluslu bir şirketin ikinci dereceden bir çalışanına dönüşen bir psikopat olarak değil.

Enrique Peña Nieto, kültürlü ve zeki bir Başkan olarak anılacak (“tamam, cahil ve salak olabilir ama becerikli”, siyasi analiz koridorlarında geliştirilen yeni profil bu); iş görür bir kara cahil olarak değil (her halukarda, popüler deyişin de söylediği gibi “doğanın bahşetmediği şeyi Para satın alamaz”) … ?

İşte, biyografiler. Biyografileri teşvik edenler, o kişinin soyundan gelenler (veya ahbaplar) olsa da ve böylece kendi aile ağaçlarını süsleyebilseler de, biyografiler çoğu zaman otobiyografilerdir.

Bu toprakları kötü yöneten Meksika politik sınıfının suçluları, onların suistimallerine maruz kalmış olanlar için daima cezalandırılmamış suçlulardan başka bir şey olmayacaklar. Basında kaç satır satın aldıklarının ya da sokakları dolduran gösterişli etkinliklere, yazılı basına, radyoya ve televizyona ne kadar harcadıklarının hiçbir önemi yok. Diaz’dan (Porfirio ve Gustavo) Calderónlara ve Peñalara, Castellanolar ve Sabinelerden Alboreslere ve Velascoslara genel kural, “junior”ların gülünç hoppalıklarını teşhir etmekle kalıyor (ama o da yalnızca sosyal medyada, çünkü paralı basın onları hala “olgun ve sorumlu insanlar” olarak görüyor.)

Ama dünya dönüyor ve yukarıdaki politikacıların sürekli iniş çıkışlarında kişi çok çabuk “Hola”nın kapağındaki bir resimden, üzerinde “Aranıyor: Tehlikeli Suçlu” yazan resme, NAFTA Aralığı’nın şenliğinden, Zapatista isyanının akşamdan kalmalığına geçebilir: “yılın adamı”ndan “şık” bir şişe su markasıyla üstlenilen “açlık grevi”ne (ne diyebilirim ki, protestolarda bile toplumsal sınıflar var), bayat espirilerin alkışlanmasından sözümona bir aile üyesisinin yaklaşmaktaki katline; adam kayırmacılık ve hazırcevap ifadelerle süslenmiş yolsuzluktan uyuşturucu kaçakçılığıyla bağlantıların soruşturulmasına, fazla büyük askeri üniformalardan korku dolu ve gaddar sürgüne, kendini satanların Aralık’taki içki aleminden …

-*-

Bütün bunlarla ve sonrasında söylediklerimle, biyografi yazmayın/okumayın mı demek istiyorum? Hayır, ama tarihin eski çarklarını çeviren bireyler değil, kolektiflerdir. Tarihyazımı şahsiyetlerden beslenir, ama tarih bir halktan öğrenir.

Tarih yazmak/öğrenmek zorunda olmadığımızı mı söylüyorum? Hayır, ama bu en iyi şekilde, yapılabilecek tek yolla, yani, başkalarıyla örgütlenerek yapılabileceğini söylüyorum.

Çünkü, dostlar ve düşmanlar, isyan bireysel olduğunda hoştur. Ama kolektif ve örgütlü olduğunda korkunç ve muhteşemdir. İlki biyografilerin malzemesidir, ikincisi ise tarihi yapan şeydir.

-*-

Zapatista yoldaşlarımızı, ateistleri ve inananları kelimelerimizle kucaklamıyoruz.
Sırtlarında sırt çantalarını ve tarihi gecenin içinde taşımış olanları.
Yıldırımları ve gökgürültüsünü elleriyle kavramış olanları.
Bir gelecekleri olmaksızın ayaklarına botları geçirmiş olanları.
Yüzlerini ve adlarını örtmüş olanları.
Karşılığında hiç bir şey beklemeksizin ölmüş olanları.

Böylece başkaları, herkes, henüz gelecek olan bir sabahleyin, görmemiz gerektiği gibi, bir başka deyişle, bodoslama, ayakta, bakışlarımız ve yüreğimiz dimdik günışığını görebilsin diye.

Onlar için, ne biyografiler ne de müzeler olacak.
Onlar için hafızamız ve isyanımız,
Onlar için çığlığımız:
özgürlük! Özgürlük! ÖZGÜRLÜK!

Pekala. Sağlıcakla kalın ve adımlarımız ölülerimiz kadar büyük olsun.
SupMarcos

Not: BARİZ AÇIKLAMALAR: Şimdi ters sırayla okumak hoş olur, 3’ten 1’e Geri sar, böylece belki kedi-köpeği bulacaksın ve bazı şüphelerini giderebileceksin. Ve evet, daha da fazla soru ortaya çıkacağından emin olabilirsin.

Not: KAR AMAÇLI MEDYAYA YANIT VE TALEP OLARAK. Ah! Kar amaçlı medyada, tek tük kalmış karşı-devrimci okur/dinleyici/izleyiciler için argüman kurmaya çalışan o karşı-devrimcilerin çabaları ne kadar da dokunaklı. Ama şimdi burada tatil olduğundan kendimi epey cömert hissediyorum ve işte yazılarınızda kullanabileceğiniz bir kaç ipucu:

– Eğer Zapatista yerel topluluklarının koşulları 20 sene öncekiyle aynıysa ve onların yaşam kalitesinde herhangi bir gelişme olmadıysa, o zaman neden EZLN, tıpkı 1994’te basınla ilişkin olarak yaptığımız gibi, ARACILAR OLMAKSIZIN, alttakiler burada neyin var olduğunu kendileri görüp bilsinler diye Küçük Okul’larımızla kendisini dışarıya “açsın”?

Şimdi soru sorduğumuza göre, neden aynı yirmi yıl içerisinde ücretli medyanın okur/dinleyici/izleyici sayılarında giderek artan bir azalma oldu? Şşşt, şşşt, burada belki okurlarının/dinleyicilerinin/izleyicilerinin daha az olmadığı yanıtını verebilirsin çünkü yoksa reklamların ve rüşvetlerin azalabilir, ya da, okurlarının/dinleyicilerinin/izleyicilerinin artık daha “seçici” olduğu söyleyebilirsin.

– Şunu soruyorsun: “EZLN yerel topluluklar için ne yaptı?” Biz de on binlerce yoldaşımızın doğrudan tanıklığıyla yanıt veriyoruz.

Ve şimdi sen, şirket sahibi, hissedarı, yöneticisi ve patronu, şuna yanıt vermelisin:

Bu geçmiş 20 yıl içerisinde, o çok bayıldığın rejimin harekete geçirdiği ve teşvik ettiği cürümün en çok hedef aldığı sektörlerden biri olan medyada çalışanlar için sen ne yaptın? Tehdit edilen, kaçırılan, katledilen gazeteciler için ne yaptın? Ve onların aileleri için? Çalışanlarının yaşamını iyileştirmek için ne yaptın? Onurlu bir yaşam sürdürebilsinler diye ve gerçekte olanlar karşısında sözlerini ya da sessizliklerini satmak zorunda kalmasınlar diye maaşlarını arttırdın mı? Yıllarca senin için çalıştıktan sonra onurlu bir emekliliğe sahip olabilmelerinin koşullarını yarattın mı? Onlara iş güvencesi verdin mi? Diğer bir deyişle, bir muhabirin işi editörlerinin ruh durumuna, ya da cinsiyetleri ne olursa olsun onlardan beklenen cinsel ya da başka türlü “iltimas”larına bağlı olmak zorunda olmasın diye?

Medyada sahip olunan bir iş övünülecek bir şey olsun diye, ve dürüstçe yapıldığında kişinin özgürlüğü ya da yaşamının kaybıyla sonuçlanmasın diye ne yaptınız?

İşinizin hükümetlerce ve valilerce 20 yıl öncekinden daha fazla saygı gördüğünü söyleyebilir misiniz?

Dayatılan veya göz yumulan sansüre karşı ne yaptınız? Okur/dinleyici/izleyicilerinizin 20 yıl öncesine göre daha haberdar olduğunu söyleyebilir misiniz? Çoğunluğu hükümet tarafından desteklenen reklamlardan değil de, okur/dinleyici/izleyicileriniz sayesinde ayakta kaldığınızı söyleyebilir misiniz?

Yanıtlarınızı çalışanlarınıza ve okur/dinleyici/izleyicilerinize vermelisiniz, tıpkı bizim yoldaşlarıma hesap vermekle sorumlu olduğumuz gibi.

Hadi ama! O kadar somurtma! Sizin affınızı dileyip daima kınamalarınıza maruz kalmaktan, sizin yargıç ve infaz memuru rollerinizden kurtulan bir tek biz değiliz. Bir de tabii ki, mesela, gerçeklik var.

Pekala, dokuzuncu kere. Veyahut, 69uncu kere. Sup der ki, aşağı bakan bir baş parmak, yukarı bakan bir orta parmaktan iyidir.

Burası Zapatista mıntıkası, burası Chiapas, burası Meksika, burası Latin Amerika, burası Dünya. Ve günlerden Aralık 2013; soğuk, tıpkı 20 yıl önce olduğu gibi, ve tıpkı o zaman olduğu gibi, üzerimizde bir bayrak dalgalanıyor, isyanın bayrağı.